EUROYLA SATILAN ADAYLIK ÇANTAYLA TAŞINAN SİYASET

Abone Ol

Bir siyasi partiyi ayakta tutan şey ideoloji değildir sadece… Güvendir. O güven çöktüğünde, geriye tabela kalır, slogan kalır, bir de koltuk kavgası. Şimdi Türkiye’nin önünde duran tablo tam da budur. Ortaya saçılan iddialar doğruysa mesele artık “aday belirleme süreci” değil, doğrudan doğruya siyasetin ihale masasına dönüşmesidir. Sandıkta milletin önüne çıkan isimlerin arkasında liyakat değil de Euro hesabı varsa, orada demokrasi değil, organizasyon konuşulur.

Düşünün… İddiaya göre bir belediye başkan adaylığı için milyon Euro’luk pazarlık yapılıyor. “900 bin yetmez, 1 milyona tamamla” deniliyor. Para siyah çantaya konuyor. Havaalanından geçiriliyor. Genel merkezin 6. katında teslim alınıyor. Ve bütün bunlar, sıradan bir ticari anlaşma rahatlığıyla anlatılıyor. Bu tabloyu okuyunca insanın aklına siyaset değil, mafya filmleri geliyor. Çünkü meşru siyasette adaylık, milletin duasıyla alınır; bavulla değil.

Türkiye, siyasi yozlaşmanın devleti nasıl çürüttüğünü geçmişte gördü. 1990’larda belediye ihaleleri üzerinden kurulan kirli düzenlerin ülkeyi nasıl bir çamura sürüklediğini bu millet unutmadı. Susurluk’tan İSKİ skandalına kadar hafızalara kazınan her olayda ortak bir nokta vardı: Kamu gücünü kişisel ağlara dönüştüren yapıların zamanla siyaseti esir alması. Şimdi ortaya atılan iddialar da tam olarak bu korkuyu büyütüyor. Çünkü mesele bir kişinin para istemesi değil; sistematik bir mekanizmanın varlığı iddiasıdır.

En çarpıcı tarafı ise şu: Bu anlatımda kimse şaşırmıyor. Ne parayı isteyen, ne taşıyan, ne teslim eden… Herkes sanki doğal bir prosedürü yerine getiriyor gibi konuşuyor. İşte asıl çürüme budur. Rüşvetin normalleşmesi, yozlaşmanın kurumsallaşmasıdır. Bir ülkede siyasi partiler “adaylık tarifesi” konuşulacak hale geldiyse, orada siyaset halka değil, sermaye gruplarına hizmet etmeye başlamış demektir.

Ve dikkat edin… Bu iddiaların merkezinde sadece para yok. Aynı zamanda belediyeler var. Yani milletin vergisiyle ayakta duran yapılar… Eğer adaylık süreçleri para trafiğiyle şekilleniyorsa, seçimden sonra belediyelerin neden bir “ganimet alanı” gibi görüldüğü de anlaşılır hale gelir. Çünkü baştan maliyet hesabıyla kurulan sistem, göreve gelince o maliyeti çıkarma düzenine dönüşür. İhale bunun için verilir, kadro bunun için dağıtılır, rant bunun için paylaşılır.

Siyasetin finansmanı dünyanın her yerinde tartışılır. Ama demokratik ülkelerde bunun yolu şeffaf bağış sistemleridir. Kayıt dışı çantalar değil. Amerika’da Watergate skandalı bir kasetle hükümet düşürdü. Fransa’da yasadışı finansman iddiaları cumhurbaşkanlarını mahkeme kapısına götürdü. Çünkü demokrasilerde kirli para sadece bir suç değil, rejime tehdittir.

Şimdi Türkiye çok kritik bir eşikte duruyor. Eğer bu iddialar yalan ise açıkça çürütülmeli. Doğruysa da sonuna kadar gidilmeli. Çünkü mesele artık bir partinin iç tartışması değil; milletin oyunun itibarı meselesidir. Sandığın değeri, adaylığın parayla satın alınmadığına dair inançla ayakta kalır. O inanç yıkılırsa, geriye sadece büyük bir siyasi enkaz kalır.
////////////////////////////////

DEVLETİN KASASIYLA PARTİNİN KASASINI KARIŞTIRAN ZİHNİYET

Türkiye’de siyasetin en tehlikeli kırılmaları darbelerle, krizlerle ya da sokak çatışmalarıyla başlamadı. Asıl büyük çürüme, devlet ile parti arasındaki çizginin silinmeye başladığı anlarda ortaya çıktı. Çünkü devlet dediğiniz şey bir siyasi hareketin çiftliği değil; milletin ortak hazinesidir. Belediye bütçesi ise bir partinin seçim kampanyasının, lider konforunun ya da siyasi vitrininin finans merkezi değildir.

Bugün ortaya atılan savunmaya bakıyorsunuz, akıl tutulması gibi… “Belediye de CHP de Hazine yardımı alıyor, sonuçta aynı kapıya çıkıyor” deniyor. İşte tam da bu anlayış yüzünden Türkiye yıllarca vesayet, kayırmacılık, siyasi rant ve kamu yağması tartışmalarından kurtulamadı. Eğer belediye bütçesiyle parti harcaması arasında fark görmüyorsanız, yarın bir memurun makam aracını eşine tahsis etmesini de normal görmek zorunda kalırsınız. Çünkü mantık aynı: “Nasıl olsa devletin parası…”

Hayır efendim. O para devletin değil milletin parasıdır. Ve devlet dediğiniz mekanizma zaten o paranın keyfî kullanılmaması için vardır. Kanun bunun için vardır. Denetim bunun için vardır. Sayıştay bunun için vardır. Kamu zararı kavramı bunun için vardır.

Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde bile en büyük kırılmalardan biri “devlet malı” ile “kişisel iktidar alanı” arasındaki sınırın kaybolmasıydı. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ise tam tersine; kurallı devlet, kayıtlı bütçe ve hesap veren yönetim anlayışı üzerine inşa edildi. Çünkü kamu malı kutsaldır. Bir belediye başkanı o koltuğa kendi şirketinin CEO’su gibi oturamaz. Bir parti yöneticisi de belediyeyi arka bahçesi gibi kullanamaz.

Daha vahimi şu: Bu savunma yapılırken sanki çok doğal bir şey anlatılıyormuş gibi konuşuluyor. Oysa bu mantığın sonu felakettir. Çünkü aynı zihniyet yarın ihaleyi eşe dosta vermeyi de “sonuçta memleketin insanı kazanıyor” diye açıklar. Bankamatik personeli de “işsizliğe çözüm” diye savunulur. Belediye imkânlarıyla yapılan siyasi organizasyonlar da “parti halk için çalışıyor” denerek meşrulaştırılır.

Devlet düzeni böyle çöküyor işte. Büyük yıkımlar bazen büyük hırsızlıklarla değil, küçük ahlaki kaymaların normalleştirilmesiyle başlıyor.

Siyasette aidiyet başka şeydir, devlet yönetimi başka şey… Parti başka şeydir, kamu başka şey… Belediye bütçesi başka şeydir, siyasi propaganda başka şey…

Bunları birbirine karıştırdığınız anda artık ortada hukuk değil; güçlünün kendine göre yorumladığı bir düzen kalır.

Ve unutulmasın…

Yolsuzluğun bahanesi olmaz.

Kamu zararının ideolojisi olmaz.

Devletin kasası da hiç kimsenin siyasi cüzdanı değildir.