Fennell’ın Uğultusuz Tepeleri

Abone Ol

Emerald Fennell’ın Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler) uyarlaması, bu hafta izleyiciyle buluşuyor. Duyurulduğu ilk andan itibaren büyük bir merak yaratan filmin, özellikle yönetmenin önceki işlerinde yarattığı provokatif ve ahlaki çürüme temalarını işleyen anlatı dili düşünüldüğünde, Emily Bronte’nin gotik klasiğini nasıl yorumlayacağı doğal olarak tartışma konusu olmuştu. Cesur ve modernleştirici yaklaşımı romanın ruhunu gölgeleyen Fennell’ın, Promising Young Woman’daki feminist öfkeyi Saltburn’ün yozlaşmış estetiğiyle harmanlamaya çalıştığı belirgin biçimde hissediliyor. Ancak bu üslup, Bronte’nin trajik ve karanlık romantizmiyle bağ kurmak yerine eseri güncel -hatta arada kalmış- bir stil gösterisine dönüştürüyor. Yönetmenin stilizasyon çabası bu kez hikâyenin önüne geçince, içeriği tamamen boşaltmış görünüyor. Saltburn’de işe yarayan dikizci üslup, Wuthering Heights’ın vahşi, doğaüstü ve yıkıcı aşk hikâyesine dâhil edildiğinde ortaya çıkan şey maalesef bir dönem draması değil, Hollywood klişeleriyle örülü bir gençlik dizisine evriliyor. Romanın yürek sızlatan trajedisi, Fennell’ın elinde fiziksel arzunun ön plana çıkarıldığı, yüzeysel bir şehvetle süslenmiş sahnelerden ibaret bir gösteriye dönüşüyor.

Aslında Fennell’ın düştüğü bu estetik tuzak, 1992 yapımı Peter Kosminsky imzalı uyarlamayı hatırlayınca daha da göze batıyor. Ralph Fiennes’ın toprağa ve intikama bulanmış ‘Heathcliff’i ile Juliette Binoche’un ruhu çekilmişçesine bakan ‘Cathy’si arasındaki o vahşi bağ, fiziksel bir çekimin çok ötesinde, iki ruhun birbirini parçalaması gibiydi. Orada ne yapay sis makinelerine ne de Jacob Elordi’nin kusursuz çene hattına ihtiyaç duyulmuyordu. Kosminsky’nin kamerasında, Yorkshire’ın rüzgârı gerçekten yüzünüzü donduruyor, karakterlerin acısı boğazınızda düğümleniyordu. İşte Fennell o çiğ ve karanlık tutkuyu alıp, üzerine sim dökerek podyuma çıkarıyor adeta. Esasen filmin niteliğine dair ilk ipuçları, prodüksiyonun sanatsal derinliğinden ziyade Margot Robbie’nin rol arkadaşı Jacob Elordi üzerinden servis ettiği, reklam stratejisi olduğu her halinden belli olan o sansasyonel açıklamalarla verilmişti.

Fennell’ın senaryosuyla ilgili en büyük sorun, sinemanın "göster, anlatma" kuralını tamamen yerle bir etmesi. Diyaloglar o kadar tahmin edilebilir ve sürprizsiz ki hikâye 19. yüzyıl İngiltere’sinde değil de modern bir Londra kafesinde geçiyor gibi hissettiriyor. Bronte’nin o katmanlı, her cümlesi zehirli ok gibi saplanan metni gitmiş, yerine dümdüz, derinliksiz ve didaktik bir senaryo gelmiş. Karakterlerin tekâmül süreçleri ve psikolojik dönüşümleri yeterince hazırlanmadığı için birçok sahne duygusal olarak yüzeysel kalıyor. En dramatik sahnelerinde bile duygusal sürpriz veya bir katarsis yaratamayan yapımda, anlatının erken tüketildiği de bariz bir şekilde hissediliyor.

Romanla kurduğu ilişki açısından film oldukça tartışmalı bir noktada duruyor. Fennell’ın uyarlaması, hikâyenin temel çatısını korusa da ton, karakter motivasyonları ve duygusal derinlik açısından oldukça farklı bir yorum sunuyor. Emily Bronte’nin metninde tutku ve yıkıcılık güçlü biçimde hissedilir, ancak bu tutku çoğunlukla ruhsal ve psikolojik bir yoğunluk üzerinden anlatılır. Cathy ve Heathcliff arasındaki çekim, bedensel bir arzudan ziyade iki ruhun birbirine vahşice kenetlenmesi, aynı hammaddeden yapılmış olma halidir. Bu kadar açık bir erotizm barındırmayan, gerilimi sessizlikte ve imalarda gizli olan romanı, günümüzün aşırılık merakıyla yoğuruyor Fennell. Cathy karakteri romanda da bencil ve hırslıdır ancak filmdeki ahlaksızlık mertebesine varan tasviri, karakterin trajedisini son derece basitleştiriyor, hatta eritip yok ediyor. Karakterlerin arasındaki o derin ruhsal bağı anlatmak yerine, dikkati sürekli çiğ bir şekilde kurgulanmış cinsellik göndermeli planlara çekmeye çabalayan yönetmen, hikâyenin o sarsıcı atmosferini bile isteye zedeliyor ve izleyiciyi epik bir aşktan ziyade, estetik kaygısı gütmeyen kaba bir fiziksel çekimin içine hapsediyor. Heathcliff karakteri daha vahim. Romanda da karanlık, intikamcı ve travmatik bir karakter olan Heathcliff, filmde daha çok cinsel saplantı ve fiziksel tehdit gibi davranışlarla donatılıyor ve Bronte’nin yarattığı o karanlık figürün psikolojik derinliği erotik bir şok dalgası yaratmak adına feda ediliyor.

Kariyerini titiz bir şekilde inşa eden, daha önce Martin Scorsese, Quentin Tarantino, David O. Russell- gibi usta yönetmenlerle çalışan Margot Robbie; iki Oscar adaylığı bulunan, dönemimizin en büyük yıldızlarından biri. Ancak 30’lu yaşlarının sonuna yaklaşan aktrisin, ‘Cathy’ karakterinin ilk gençlik hallerini ve o toy enerjisini canlandırmaya çalışması perdede ciddi bir eğretilik yaratıyor. Bu tercih, filmin inandırıcılığına indirilen en büyük darbelerden biri. Bu yılki Oscar ödüllerinde, Guillermo del Toro’nun Frankenstein yorumuyla aday gösterilen Jacob Elordi ise Saltburn’deki gibi yakışıklı ama tehditkâr genç imajını buraya taşıyor ancak Margot Robbie ile aralarındaki kimya, bir aşkın küllerinden ziyade bir moda çekiminin uyumu gibi duruyor. Alison Oliver, Shazad Latif, Hong Chau gibi oyuncuların yan rollerdeki performansları da senaryonun sığlığı içinde boğulup gidiyor.

Hollywood klişelerinin adeta bir geçit törenine dönüştüğü filmde; yersiz slow-motion kullanımları, dramatik olması beklenirken karikatürize duran aşırı tepkiler ve Amerikan sinemasının her şeyi parlatma huyu hikâyeyi adeta ele geçirmiş. Fennell’ın, Yorkshire’ın rüzgârlı tabiatı yerine izleyiciye steril, yapay bir Hollywood dekoru göstermesi, yapımı yüksek bütçeli bir streaming içeriği veya reklam filmi seviyesine indiriyor. Parlak stilini Emily Bronte’nin kasvetli dünyasına entegre etmekte yetersiz kalan Fennell’ın, filmin tamamını kapalı bir set ortamında çektiği, her sahneye boca edilen yapay sis ve duman efektlerinden çok net anlaşılıyor. Bu sis ve duman da hikâyeyi derinleştirmek yerine izleyicinin gözlerini yaşartmaktan başka bir işe yaramıyor. Geniş açılar ve doğallığı verimli kullanmak varken, sahneleri ışık oyunlarıyla boğan filmin kurgusu ise hikâyenin o epik yapısını yansıtmakta çok kopuk kalıyor; zaman atlamaları arasındaki duygusal köprüler kurulamamış görülüyor. Bir dönem işinden çok bir dönem kostüm partisini andıran kostüm ve prodüksiyon tasarımına sahip yapımın müzikleri ise modern tınılarla bezenmiş, 19. yüzyılın ruhuna tamamen yabancı bir atmosfer yaratıyor.

Ezcümle; Wuthering Heights’ın bu yılki Oscar yarışında adının bile anılmaması sürpriz değil. Elbette ki Oscar tek belirleyici kriter değil ancak yıldız oyuncuları, sansasyonları, dönem işlerini ve gösterişli prodüksiyonları seven Akademi bile ruhsuz ve sadece biçimden ibaret bu tip stilize denemelere karşı mesafeli duruyorsa demek ki estetik ambalajın içindeki boşluk, filmin pazarlama gücünün bile örtemeyeceği kadar belirgin hale gelmiş demektir. Bir klasiği modernleştirmek ile onu tanınmaz hale getirip içini boşaltmak arasındaki ince çizgide maalesef yanlış tarafa düşen Emerald Fennell’ın, romanın sert duygusal gerçekliğini modern izleyici için ‘satılabilir’ hale getirmeye çalışması hikâyenin özgün trajedisini hafifletiyor. Netice itibariyle; rüzgârın yerini vantilatörün, sisin yerini yapay dumanın, trajedinin yerini ise makyajın aldığı bir dünyada tepeler ne kadar gösterişli olursa olsun, asla uğuldamıyor.