Eski filmleri izlerken bazen farkına bile varmadan uzun süre tek bir kelime duymayız. Bir adam pencerenin önünde durur, bir kadın masadan kalkar, iki insan aynı odada birbirine bakmadan oturur. Kimse bize ne hissettiğini anlatmaz. Zaten anlatmasına da gerek yoktur. Çünkü sinema, seyircinin gördüğünü anlayabileceğine güvenir.
Bugün ise karakterler susmuyor. Ne hissettiklerini anlatıyorlar. Neden öyle hissettiklerini açıklıyorlar. Geçmişte yaşadıkları travmaları, karşılarındaki insanla neden anlaşamadıklarını, birazdan verecekleri kararın sebeplerini uzun uzun konuşuyorlar. Bazen bununla da yetinmeyip filmin ana fikrini bile seyircinin önüne hazır bir şekilde bırakıyorlar. Sanki senaristler ve yönetmenler aynı korkuya kapılmış durumda. “Ya seyirci anlamazsa” Oysa sinemanın en güçlü anlarının birçoğunda kimse konuşmuyordu.
Baba’da Michael Corleone’nin yüzündeki değişimi anlamak için uzun bir konuşmaya ihtiyaç duymadık. Taksi Şoförü’nde Travis Bickle’ın yalnızlığını bize anlatan cümlelerden çok, geceleri New York sokaklarında dolaşan taksinin içindeki sessizlik kaldı aklımızda. Çünkü iyi sinema seyircisine biraz alan bırakır.
Bugünün sineması ise boşluklardan korkuyor. Birkaç saniyelik sessizlik olduğunda hemen bir müzik başlıyor. Karakter sustuğunda başka biri konuşuyor. Hikaye yavaşladığında yeni bir olay devreye giriyor. Seyircinin düşünmesine fırsat kalmadan film, ne düşünmesi gerektiğini anlatmaya devam ediyor. Elbette bunun tek sorumlusu sinemacılar değil. Biz de değiştik.
Telefon ekranlarında birkaç saniyede bir yeni görüntüye geçiyoruz. Videoları hızlandırarak izliyor, uzun sahneleri atlıyor, bir filmin daha ilk dakikalarında “Ne zaman başlayacak?” diye soruyoruz. Sessizlik artık bize huzur değil, sabırsızlık veriyor. Ve sinema da bunun farkında.
Bu yüzden filmler giderek daha hızlı, daha gürültülü ve daha açıklayıcı hâle geliyor. Karakterler konuşuyor, müzik konuşuyor, kamera konuşuyor. Herkes bir şey anlatmaya çalışırken sinemanın en eski ve en güçlü anlatım araçlarından biri yavaş yavaş kayboluyor. Sessizlik…
Oysa bazen bir insanın söylemediği şey, söylediğinden çok daha ağırdır. Bir bakışın birkaç saniye fazla sürmesi, kapanan bir kapı, yarım bırakılmış bir cümle ya da boş bir odada tek başına oturan bir insan… Bunların hiçbirinin açıklamaya ihtiyacı yoktur.
Belki de mesele filmlerin artık çok konuşması değildir. Belki asıl mesele sinemanın seyircisine eskisi kadar güvenmemesidir. Çünkü susmak biraz da karşıdaki insanın anladığına inanmaktır. Galiba bugün sinemanın kaybettiği şey sessizlikten çok bu güvendir.