Flaubert’in Kudüs’e yolculuğu: Anahtarlar Türklerdeydi!

Abone Ol

12 Aralık 1821'de Rouen'da doğan Gustave Flaubert, Fransız edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biridir. Hukukçu olma imkânı varken Balzac gibi edip olmayı tercih eden Flaubert, tahsilini yarıda bırakıp Normandiya'daki aile evine çekilerek ruhunun derinliklerindeki ıstırabı kâğıda döktü.

1857'de yayımladığı Madame Bovary ile Fransız edebiyatının ölümsüz eserlerinden birini neşreden Flaubert, Guy de Maupassant'ın hamisi, Emile Zola’nın ise dostu oldu. 8 Mayıs 1880'de Croisset'deki evinde hayatını kaybetti.

Doğu izlenimleri

Flaubert, 29 Ekim 1849'da fotoğrafçı dostu Maxime Du Camp ile Doğu'ya seyahat etti; bu yolculuk iki yıl sürdü. Rota Marsilya'dan Malta'ya, oradan İskenderiye ve Kahire'ye, ardından Beyrut ve Kudüs’e uzanıyordu; peşinden Rodos ve Marmaris'e, nihayetinde İstanbul’a. Yazarın Kudüs’teki müşahedelerine dair aktarımları, bugün zulmün adeta arşa ulaştığı bölgenin geçmişte Osmanlı himâyesindeki huzuruna dair önemli işaretler taşıyor.

Du Camp ve Flaubert, Ağustos 1850’de Kudüs’e varıyor; Allah’ın mukaddes kıldığı topraklar Osmanlı himâyesinde. Kudüs’e varmadan hemen önce Sidon'dan (Sayda) Akka'ya uzanan kıyı yolunda Flaubert at sırtında günlerce ilerler. Karmel Dağı’na çıkar, şimdilerde “İsrail şehri” olarak bilinen Hayfa bu dağın eteklerinde yer alır.

Sidon'dan Akka'ya giden yolda El-Maya'da Cezzar Paşa'nın su kemerine rastladılar. Kemer manzarayı ikiye bölüyordu: "Bu köprülerden birinden ya da bir su kemerinden görülen kır manzarası ne güzeldir! Hele bir de altından develer ve katırlar geçiyorsa!" Yolda Hopanlı Bedevilerle karşılaştılar, buğday satmaya Akka'ya gidiyorlardı. Güneşten kararmış, başlarında deve urganları, omuzlarında çizgili büyük battaniyelerle şık bir halleri vardı. İki kadın yürüyordu, birinin dudakları maviye boyalıydı. Dervişler de yolları süsleyen çiçekler gibi yollara revan olmuştu.

Akka'ya girişte canlı bir pazar yeri karşıladı onları; sivri demir ucun üzerine kar parçası koymuş şerbet satıcıları, içinde domatesler bulunan bir yahni, üzüm ve gül kokan şerbet. Hayfa'dan çıkarken bir dağın eteğindeki büyük zeytin ağaçları Falubert’i durdurur, Fransız yazar şu notu alır: "Kutsal Toprak başlıyor. Dağın eteğinde ve yamaçta görülen bu ağaçlar eski kutsal öykülerde yer alıyor."

Yol Ramle'ye, oradan Rohab köyüne, dağ geçitlerinden Kudüs'e uzanır. Dağlardaki o büyük zeytin ağaçları - yaşlı, gövdesi oyuk, geniş- her köşede karşısına çıkar. Kudüs'e birkaç kilometre kala bir Arap ona seslenir: "El Kuds, el Kuds!" Üç dakika sonra şehrin surları görünür. Flaubert yine not almaya koyulur: "Ne kadar temiz! Duvarların hepsi sağlam kalmış. Zeytin Ormanı'na çıkmak için şehre girip çıkan İsa'yı -Hazreti- düşünüyorum."

Kudüs'e gelirler; etraf sakin ve huzurlu bir yer intibaı uyandırır. Flaubert şehri günlerce yürüyerek tanımaya koyulur: Via Dolorosa, Mezbaha, Ermeni Manastırı, Pontius Pilatus'un evi, Kutsal Kabir Kilisesi’ne ziyaretler…

Ermeni Manastırı onu etkiler; heybetli, temiz, iyi yapılmış; iç avlular ve teraslar geniş, keşişler için ve ayrıca hacılar için binalar yapılmış. Bu teferruatlar Flaubert’i mest eder. Sonra Aziz Yakup Kilisesi'ni ziyarete giderler… Burada “Havari Yakup'un idam edildiği” meydanın çiçekler ve şamdanlarla çevrelendiğini not eder.

Sonra bir gün Kutsal Kabir Kilisesi'ne giderler. Hristiyan inancına göre Kutsal Kabir Kilisesi, “Hazreti İsa'nın çarmıha gerildiği, defnedildiği ve üç gün sonra dirilip kabrinden çıktığı kutsal mekân.” Roma sanatı üslubundaki dış cephe Flaubert'e göre heyecan verir. Ve içeride, bütün yolculukta kaleme aldığı en çarpıcı gözlemlerden biriyle karşılaşır. Farklı mezheplerden Hristiyanlar aynı çatı altında bir arada bulunuyor, burada Osmanlı’yı methediyor:

“Anahtarlar Türklerde; yoksa her türlü mezhepten Hristiyan burada birbirini yerdi.'”

Ertesi sabah saat altıda kalkıp Yahudilerin Ağlama Duvarı'nın önünde dua etmelerini izlemeye gittiler. Kare şeklinde marangozların elinden çıkma taşlardan yapılmış, üstünde dörtgen bir şekille süslü kapılar… Yaşlı bir Yahudi, başını beyaz giysisiyle örtmüş, yalınayak, sırtı duvara dönük, kitaba bakarak bir şeyler mırıldanıyor, topuklarının üstünde sallanıp duruyor.

Görüldüğü üzere her inançtan insan, kendince hak olarak bildiği ritüelleri rahatlıkla gerçekleştirebiliyor.

Bugünün manzarası

Flaubert'in at sırtında geçtiği yollar hâlâ orada. Ama şehrin üstündeki hava değişti. Kudüs ve Batı Şeria 1967'den bu yana İngiliz eliyle kurdurulan İsrail devletinin işgali altında. Mescid-i Aksa ve çevresi bugün sistematik saldırıların hedefinde. Müslümanların ilk kıblesi, her yıl binlerce kez Yahudiler tarafından baskına uğruyor. Sadece 7 Ekim 2023’ten bu yana 73 binden fazla Filistinli, İsrail eliyle katledildi.

İsrail mezaliminden sadece Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da şikâyetçi. Batı Şeria'nın Ramallah kentinde yaşayan Filistinli Hristiyan vatandaş Mazin Gandur, Doğu Kudüs’te kendi dininden olanlara dahi saldırıların arttığını ifâde ediyor: "Doğu Kudüs'te durum gerçekten çok zor ve hiç kimsenin bu durumdan memnun değil. Bu durum ayrıca dünyadaki Hristiyanlar için bir kışkırtma aracıdır. Şu anda yaşadığımız şey ayrımcılık ve ırkçılıktır. Müslüman ya da Hristiyan olsun fark etmiyor, Yahudi olmayan herkes saldırıya uğruyor."

Ramallah sakinlerinden bir başka Hristiyan Mahfuz Hasri de, "İsrail'in uyguladığı kısıtlamalar ve kontrol noktaları nedeniyle, izin belgesi olanlar için bile Kudüs'e ulaşım zorlaştı." diyor.

Hristiyan bir kadından dinleyelim haydutların insanlık dışı muamelesini. Ramallah’tan Udiyet Said, "Hristiyanlar, gerek İsrail'in askeri kontrol noktaları gerekse yerleşimcilerin saldırılarıyla sürekli baskılara maruz kalıyorlar." ifâdelerini kullanıyor.

Filistinli Hristiyan George Zine ise şunları söylüyor: "İsraillilerin saldırıları Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında ayrım yapmıyor. Çünkü Müslümanlar ve Hristiyanlar tek dokunun parçasıdırlar."

Flaubert'in bahsettiği o anahtar, yüzyıllarca din-i mübinin ölçüleriyle hükmeden Türklerin elinde huzurla durdu. Ve bugün Kudüs, o eli arıyor.