8 Haziran’da Türkiye İnternet Gazeteciliği Derneği (TİGAD) tarafından Kırşehir’de düzenlenen 12. Dijital Medya Çalıştayı’na Diriliş Postası adına Yayın Danışmanı olarak katıldım. Başta Dernek Başkanı Okan Geçgel olmak üzere emeği geçen tüm dernek üyelerine, Kırşehir Valisi Murat Sefa Demiryürek’e ve Kırşehir Belediye Başkanı Selahattin Ekicioğlu’na böylesi verimli bir çalıştaya verdikleri destek ve ilgileri için teşekkür ederim.
Birbirinden değerli medya yönetici, emekçileri ve ben çalıştayda konuşmalarımızı yapıp fikir ve düşüncelerimizi paylaştık.
Evet, Türkiye’de maalesef Dijital Gazetecilikteki kirlenme hat safhada. Bu çerçevede 4 gün oldukça geniş kapsamlı bilgi ve deneyimler paylaşıldı. Umarım bu tür çalıştay ve çalışmalar daha çok olur. Yetkili mercilerde gerekli önlem ve çalışmaların daha güçlü hale gelmesi için gerekenler yapılır.
Çalıştayda da bize ayrılan süre sınırlarında bilgi ve düşüncelerimi paylaştım.
Türkiye’de dijital haberciliğin başıboşluğu teknolojinin gelişmesiyle birlikte habere ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Bir zamanlar gazetecilik emek isteyen, eğitim gerektiren, etik kurallarla şekillenen ciddi bir meslek olarak görülürdü. Bugün ise eline telefon alan, sosyal medya hesabı açan herkes kendisini gazeteci ilan edebiliyor.
Sorunda burada başlıyor. Dijital habercilik, doğru kullanıldığında demokrasinin ve ifade özgürlüğünün önemli araçlarından biridir. Ancak denetimsiz ve kuralsız bırakıldığında toplum için ciddi bir bilgi kirliliği üretmekte.
Kaynağı belli olmayan haberler, doğrulanmamış bilgiler, kişisel hesaplaşmalar ve manipülasyonlar her geçen gün daha fazla insanın karşısına çıkmakta.
Dijital habercilik öncesi bir haber yayınlanmadan önce editör süzgecinden geçer, kaynakları kontrol edilir, doğruluğu araştırılırdı. Şimdi ise birkaç dakika içerisinde binlerce kişiye ulaşan paylaşımlar, çoğu zaman hiçbir denetimden geçmeden kamuoyunu etkileyebiliyor. Bunun sonucunda toplumun haber alma hakkı güçlenmiyor, aksine zarar görüyor.
En tehlikeli olan ise gazetecilik ile sosyal medya kullanıcılarının birbirine karıştırılması.
Gazetecilik bir sorumluluk mesleğidir. İnsanların hayatlarını, kurumların itibarını ve toplumun huzurunu etkileyen bir alanda faaliyet gösteriyorsanız bunun da bir bedeli ve sorumluluğu olmalıdır.
Bugün Türkiye'de dijital medya alanında yaşanan başıboşluk artık görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Mesleki yeterlilikten yoksun kişilerin haber adı altında yaptıkları paylaşımlar, hem gazetecilik mesleğinin itibarını zedelemekte hem de toplumda güven bunalımı oluşturmaktadır.
Çözüm sansür değil, çözüm özgürlük ile sorumluluk arasındaki dengeyi kurabilmektir. Dijital habercilik alanında faaliyet gösteren kişi ve kuruluşların belirli etik kurallara tabi olması, mesleki standartların oluşturulması ve vatandaşın doğru bilgiye ulaşmasının güvence altına alınması artık bir tercih değil zorunluluktur.
Ama bunun ötesinde, yani dijital haberciliğin öncesinde bizim haberciliği, gazeteciliği ivedilikle masaya yatırmamız gerekiyor.
Demek istediğim, aracın motoru arızalıyken kasasını güzelleştirip onarmamızın aracın aksamadan gitmesine çözüm olmaz. Bizim motoru sağlıklı çalışır hale getirmemiz gerekmekte. O yüzden dijital habercilikten önce bizim Türkiye’de gazeteci olmayı adam gibi konuşup oradaki arızaları onarmamız kaçınılmaz. Çünkü bilgi çağında en büyük tehlike bilgisizlik değil, yanlış bilginin doğruymuş gibi dolaşıma sokulmasıdır.
Çünkü gazeteci, bir yandan siyasilerin baskısı, diğer yandan siyasi kamplaşmanın oluşturduğu kutuplaşma arasında mesleğini yapmaya çalışıyor.
Yıllardır basın özgürlüğünü tartışıyoruz. Siyasilerin medya üzerindeki etkisini konuşuyor, gazetecilerin baskı altında çalıştığını söylüyor, kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasının önemini vurguluyoruz.
Peki, basın üzerindeki baskıları eleştirirken, basının kendi hatalarını da konuşuyor muyuz? Yoksa meseleye sadece işimize gelen taraftan mı bakıyoruz? Çünkü Türkiye'deki medya sorunu yalnızca siyasetin medyaya etkisinden ibaret değil. Sorunun bir ayağında siyaset varsa, diğer ayağında da medya vardır.
Bugün birçok medya kuruluşu ve gazeteci, kendisini gazeteci olarak değil, adeta bir siyasi mücadelenin parçası olarak konumlandırmaktadır. Kimisi iktidarın yanında saf tutuyor, kimisi muhalefetin. Peki, bunun adı gazetecilik mi?
Gazetecinin görevi bir siyasi partiyi savunmak mı? Bir liderin sözcülüğünü yapmak mı? Bir siyasi hareketin propaganda faaliyetini yürütmek mi?
Tabii ki değildir. Gazeteci, iktidar yanlış yaptığında onu eleştirebilen, muhalefet yanlış yaptığında da aynı cesareti gösterebilen kişidir.
Soralım o zaman; Bugün ekranlarda, gazetelerde ve sosyal medyada gördüğümüz isimlerin kaç tanesi bunu yapabiliyor? Kaçı yanlışı yapanın kim olduğuna değil, yapılan işin doğru olup olmadığına bakıyor? Kaçı kendi yakın olduğu siyasi yapıya aynı sertlikte eleştiri yöneltebiliyor?
İşte asıl mesele de tam burası. Gazetecilik, taraftarlıkla aynı şey değildir. Taraftarın görevi savunmak, gazetecinin görevi ise sorgulamaktır. Taraftar yanlışları görmezden gelir, ama gazeteci yanlışın üzerine gidendir.
Taraftar taraf seçer. Gazeteci ise hakikati seçer.
Bugün toplumun önemli bir bölümü medyaya güvenmiyorsa bunun sebebi sadece siyasi baskılar değildir. Aynı zamanda medyanın bir kısmının gazetecilik ile siyasi aktivizm arasındaki çizgiyi kaybetmiş olmasıdır.
Yasa ve hukuk herkes için geçerliyse, eleştiri ve denetim de herkes için geçerli olmalıdır. Aksi halde yapılan şeyin adı gazetecilik değil siyasi çığırtkanlık olur.
Türkiye'nin taraftara değil gazeteciye ihtiyacı var… Toplum adına soru soran, güç sahiplerinden hesap soran, kimden gelirse gelsin yanlışa yanlış diyebilen gazetecilere... Gazetecinin tek tarafı hakikat olmalı.
Çünkü bir ülkede basın özgür değilse demokrasi zarar görür. Ama basın özgür olduğu halde tarafsızlığını kaybetmişse bu kez de hakikat zarar görür.