Günler gelip geçerken bir tortu gibi kalıyor beyhudelik.
Bir dostum söylemişti; “Bu ülkenin insanları yalan yaşar yanlış ölür” diye. Bu, sadece bu ülkeye has değil. Günlerin kadrini bilmeyen, ömrüne değer vermeyen, zamanın kadrini anlamayan her kim var ise yalan yaşayıp, yanlış ölüyor. Bu, bir kenarda dursun.
Durmayan bir şey var; zaman. Ve zaman çoğunlukla insanı tedirgin eder. Acele ettirir. Bekletir. Hastalandırır. Oysa, zamanın şifa olduğu öğretildi bize. Zira, zamanın kimseye zararı yoktur ve kendisini karşılık beklemeden verir.
Dağ başında koyunları otlatırken, bir sınıfta ders anlatırken, bir arkadaşınla çay içerken, serin bir suyla abdest alırken, birikmiş işleri yetiştirmeye çalışırken, kederden, acıdan, hasretten ağlarken, bir düğünde etrafa gülerek bakarken, aşı kuyruğunda anlamsızca beklerken, bir kitabın sayfalarından aşıp dünyanın başka bir ucuna yolculuk yaparken, saçındaki beyazları seyrederken, dizlerin ağrımaya başlamışken, emekleyen bir çocuk yavaş yavaş doğrulup tökezleyerek yürümeye başlamışken(…) zaman adildir. Belki de yaratılmışlar içerisinde en adil olan zamandır. Herkese aynı oranda verir kendini. Müsrife de cimriye de tutumluya da…
Bahar geldi. Hatta, üç gün sonra Ramazan geldi, diyeceğiz. Hep bir şeylerin geldiği; bir şeylerin birden bire gittiği bir dünyada belki de geç diye bir şey yok. Geç-erken… Bir kelimenin içerisine iki zıt sözcüğü nasıl sığdırmışsak sığdırmışız işte. Tüm olup bitenin aslında bir rüya olmasını belki de en güzel ifade eden kelime bu: Geçerken… Dünyadan, gözlerden, gönüllerden, yerlerden, akıllardan geçiyoruz. Bir görüntü, bir his, bir ses olarak geçiyoruz. Kimimiz başka şeyler çağrıştırıyoruz bizi gören, bize şahit olan, varlığımızı bir müddet teyit edenlere. Dün var olan bugün yok ise; yalan gibi, yaşanmamış gibi diyoruz. En insaflımız, bir rüya gibiydi, diyoruz. Bu durumda ikinci kelime çıktı ortaya: Gibi.
“Geldi geçti benim ömrüm/Şol yel esip geçmiş gibi”
Anlatmak istediğimi yüzyıllar öncesinden Yunus Emre ne de güzel anlatmış. Ömrünü yele vermek dedikleri tam da bu olsa gerek. Her ne yaparsak yapalım bir yel esip yaptıklarımızı savuracak; bir gönle mihman olmamış isek. Bunun geç ya da erkeni yok kanaatindeyim. Hem bahar bunu anlatmıyor mu? “Her dem yeniden doğarız; bizden kim usanası” diyen Yunus, yine baharın, yenilenmenin, diri olmanın diliyle konuşuyor. Belki de bu sebeple yüzyıllardır Yunus'un sesi de sözü de diriliğini, tazeliğini koruyor.
Biz, zamanı kıymetsizce tüketenlere göre, sözler de insanlar da hayat da bayatlıyor. Tazeliğini kaybeden her şeyden soğuyoruz. Belki de farkında olmadığımız şey; bakışımızın bayat olması. Gördüğümüz biraz da gözümüzden izler taşır. Hatta biraz değil hayli fazla iz vardır gözümüzden. Kendimizde olanı görürüz. Yoksa âlem aynı âlem; zaman ilk günkü kadar bereketli.
Yaşıyor gibi yapan, başka bir yerde başka bir hayatı varmış da ömrünün denene sürümünü tüketiyormuş gibi yaşayan insan; çok-erken ölür. İnsan değil de insanmış gibi yapar ve geçip gider.
Siz siz olun dostlar; bir gönle bari gölgem düşsün diye gayret edin. Yoksa, ufacık bir yel dahi alıp götürecek sıska ruhumuzu. Evet, kimse kabul etmiyor yalan yaşayıp yanlış öldüğünü; yaşamış gibi yapana ne denilse boş.
Bir rüya görüyoruz. İçinde baharın ve Ramazan’ın olduğu bir rüya. Ve bazı rüyalar gelip geçen şu ömürde; birçok hayattan daha sahici.