Gerçek dediğiniz ne varsa...

Abone Ol

Ne zaman gerçekler hakkında yazmaktan vazgeçtim, hatırlamıyorum. Bildiğim, gördüğüm, yaşadığım, beni yoran ne varsa(...) yalanın muteber olduğu bir dünyada gerçeğin ne hükmü var dedim? Hatırlamıyorum.

Zaman zaman yazmaktan vazgeçtiklerimi hatırlıyorum: O zaman fark ediyorum ki nasıl insanın derisi yağ bağlar, derinin altı katman katman olur; bana gerçek gelen ne varsa, hayat ve ölümle ilgili olan ne varsa üzerine kat kat perdeler çekmişim. Ölmüş bir akrabayı, dostluğu derman bir dostun öldüğünü hatırlamak... Derinlere gördüğümüz ölülerimiz gibi hakiki olan ne varsa.

Sahi siz de 'Hah, işte budur gerçek' deyip de daha sonra bir kenara bırakıp genel geçere uyduğunuz olmadı mı/olmuyor mu? Yoksa yoğun bir biçimde hakikate götüren gerçekle yoğrularak mı yaşıyorsunuz?

İnsan, yoğun bir gerçekliği yaşamının her anında hissedebilir mi? Yoksa koyverip akışına bırakmaya mı gerçeklik diyoruz?

Italio Calvino'nun Teresa hikayesi ve gerçeği bulan adamı anlattığı hikayeleri çarpıcıdır. İki hikâye arasında gidip gelen bir hayatım oldu. Teresa’ya seslenen bir adam. Daha sonra insanların etrafına toplanıp Teresa diye birlikte bağırmaları ve nihayetinde kahramanın yalnız kalıp Teresa diye ünlemeye devam etmesi... Belki de sonu böyle değildi de ben böyle tamamladım zihnimde. Şarkını sadece sen söylersin. Başkaları en heyecanlı yerinde gelip senden coşku alıp giderler ve şarkı sahibiyle kalır. Gerçekle zihni aydınlanan ama o aydınlanmayı tam anlatacakken nutku tutulan, aydınlanmanın nasıl olacağını, gerçeğin ne olduğunu unutan adam... Bu, zihnimizi ve kalbimizi gerçekten çokça mahrum etmemizde ilgili sanırım. Kırk yılın başı bir aydınlanıyoruz onu da anlatmak, satmak istiyoruz. Oysa gerçekle hemhal olmak için çaba harcayan, bedel ödeyenler öyle meydana falan çıkmıyor. Bulduğu madeni işlemeye gayret ediyor. Kalbini patlatıyor, insanlığını yontuyor.

Köyünden, mahallesinden hiç çıkmamış meczuplar, yayladaki koyunlarını arkadaş bellemiş, ömründe iki üç kere şehre gitmiş ve o şehri yüzlerce kere anlatan çobanlar, hiç akıllı telefonu olmamış adamlar, hiç telefonu olmamış arkadaşı telefonda oyun oynarken kenardan izleyen mahzun çocuklar, hac parasını gıdım gıdım biriktiren hedefine yaklaştıkça dua eden kadın ve erkekler, şunu da bunu da onu da alamayıp çocuğunun arzuladığı oyuncağı çocuğunun hevesi geçse de günler sonra alan babalar ya da anneler, oyunlara alınmayan çocuklar, bayramlarda, Ramazan’da yardım gelir belki diye bekleyen beklerken benden fakire versinler deyip kalkıp yüzünü yıkayan dünyaya çoktan doymuş insanlar... Tweet atmayan, anlık -sanki süperstars cümleten- aklına geleni langadak sosyal medyada yazmayan, mesela, bahçeyi suladım mı, komşunun oğlu hastaydı telefon bari edip hattını sordum mu, yarınki dosyaları tamamladım mı, -dur kardeşim köylü toplum bitti şehirliyiz cümleten demeyi öğrendik tabii- küçük iyiliklerin büyük sonuçları olduğunu bilen insanlar... Ahmet Uluçay ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak kadar gerçekleri de gören dünyada kitap okuyan; başkalarının ve kendinin canına okuyan okumayan insanlar, sahi ahirete inanıyordum “Ölmeden ölünüz” demek neydi diye kafa patlatan, hakikaten kanlı, canlı, kalbi, hafızası, hüznü, sahici sevinci olan insanlar hakkında

Tam güzel bir şey bulmuştum, onu anlatacaktım; hay aksi! Unuttum.

Hayat işte...