Elif Kuşağı

Güneydoğu Asya’nın İslam Merkezi 'Açe Sultanlığı'

Abone Ol

Hazırlayan: Uluslararası Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmam Hatip Lisesi Genç Yazarları

Muhammad Nabil Jibran / Diriliş Postası Özel - Açe Sultanlığı, Uzak Doğu’da hâkimiyet kuran bir sultanlıktır. Sumatra’nın kuzeyinden Malezya’ya kadar uzanan bir sultanlıktır. Başkenti Kuta Radja (kralların şehri) aynı zamanda bir liman şehridir. Açe Sultanlığı kurulmadan önce bölgede birkaç küçük krallık bulunuyordu.

9. yüzyılda İslam’ın Arap Yarımadası’ndan ve Gujarat’dan gelen tüccarlar ile yayıldığı söylenmektedir. 1256’da kurulan Samudera Pasai Sultanlığı Güneydoğu Asya’daki ilk İslami sultanlıktır. Marco Polo ve İbnu Battuta gibi dünya çapında tanınan seyyahların kitaplarında Samudera Pasai Sultanlığı ile ilgili bilgiler mevcuttur. Açe Sultanlığı, Ali Müğayat Şah tarafından 1496’da kuruldu. Açe Sultanlığı’nın etrafındaki küçük krallıkları fethederek Açe Sultanlığı altında birleştirdi ve böylelikle toprağını genişletmiş oldu. Açe Sultanlığı’nın birkaç büyük devletle de ilişkisi vardı. Osmanlı Devleti ile mektuplaşıp birbirlerine hediyeler gönderiyorlardı. Osmanlı ile olan ilişkiler

II. Selim zamanında başlamıştır. 1903’de son sultanın Hollanda’ya kendini teslim etmesiyle son buldu. Bu olayla beraber Hollanda Doğu Hint himayesine girdi.

AÇE SULTANLIĞI’NIN KURULUŞU

Açe Sultanlığı dünyanın en önemli ticaret yollarından olan Melaka Boğazı’ndaki üstünlüğünü kazanmak için Osmanlı’nın yardımıyla Melaka Boğazı’ndaki Portekiz gemilerine saldırdılar. 500 gemi ve 60.000 askerle saldırmalarına rağmen galip gelemediler. Melaka Boğazı çok önemli bir ticaret yoluydu. Açe Sultanlığı’nın ayakta kalması için hem kendi içindeki soylulardan ve zenginlerden hem de Portekiz, Hollanda gibi sömürgecilik yapan ülkelerden kendini koruyordu.

Hatta sultanı zayıf ve etkisiz bir hâle getirmek için sultan vefat ettikten sonra tahtı sultanın eşine devrediyorlardı. Ve bu çok tuhaf bir durumdur. Çünkü İslam devletlerinde genelde devleti kral yönetir. Açe Sultanlığı’nın tarihinde 5 kraliçe tahta geçmiştir.

Açe Sultanlığı’nın en parlak dönemi ise Sultan İskandar Muda’nın zamanıdır ve birçok fetih olmuştur. Onun döneminde de Açe Sultanlığı’nın İngiltere Krallığı’yla çok güzel bir ilişkisi vardı. Hatta Kraliçe 1. Elizabeth Sultan İskandar Muda’ya hediye göndermiştir. Bu ilişki 1. James Dönemi’ne kadar devam etmiş Kral 1. James de Açe’ye bir top hediye etmiştir. Bu sebeple de bu top onun adıyla anılmaktadır. Fransa da Açe’ye bir elçiyle beraber hediyeler göndermiş ve Fransa’nın elçisinin söylediğine göre Açe Sultanlığı’nın sarayının genişliği yaklaşık 2 kilometre karedir. O zamanlarda Güneydoğu Asya’daki en büyük krallıktı. Hatta o sarayın içinde iki tane meydan vardı ve bu meydanda 300 yüz filli asker durabiliyordu. Sarayın içinde bulanan camlı salon ise Güneydoğu Asya’nın tek camlı salonuydu.

YERALTI ZENGİNLİKLERİ VE BAHARATLARI MEŞHUR

Açe ayrıca yeraltı zenginlikleri ve baharatlarıyla meşhurdur. Özellikle Açe Sultanlığı karabiberle meşhurdur. Hatta karabiber ile ilgili ilginç bir hikâye vardır: Açe Sultanlığın elçisi Osmanlı Devletine Osmanlı padişahı ile buluşmak için gider ama o zaman birtakım sebeplerden dolayı biraz beklemek zorunda kalırlar. Ellerindeki para bitince yavaş yavaş onlara getirdikleri karabiberden satmak zorunda kalırlar. Padişahla görüştüklerinde sadece bir çuval karabiber kalır ama yine de Osmanlı padişahı sevinir. O da onlara toplar hediye eder. Bu toplar da bir çuval karabiber topu (lada siçupak) adıyla anılmaktadır. Açe Sultanlığı dine ve kültüre çok önem vermektedir. İslam, Açe’nin kültürünü çok etkilemiştir. Açe, Güneydoğu Asya’da İslam eğitiminin merkezidir. Açe sultanlığının kullandığı alfabe Arap alfabesidir. Açeli âlimlerin yazdığı kitaplar hâlen Güneydoğu Asya’da dini okullarda okutulmaktadır. Bu kitaplar Javi alfabesiyle yazılmıştır. Javi alfabesi aslında geliştirilmiş Arap alfabesidir. Malaycayı yazmak için kullanılır. Hâlen birkaç ülkede kullanılmaktadır: Brunai, Malezya,Endonezya, Pattani bölgesi ve Singapur…

AÇE SULTANLIĞI’NIN ÇÖKÜŞ DÖNEMİ

İngiltere ile Hollanda arasında London Antlaşması (1824) imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Hollanda Açe’yi egemen bir devlet olarak görüyor. Bundan dolayı da Açe’yi işgal etmemesi gerekiyordu fakat bu antlaşma da 1871’de Hollanda ile İngiltere arasındaki Sumatra Antlaşması’yla geçersiz oldu. Buna göre de Hollanda Açe’yi serbestçe işgal edebilecekti.

Açe sultanı bu olaya göz yummadı. Hemen bütün elçilerini dost ülkelere göndererek yardım talep etti ama bulamadı. Osmanlı devleti ise o zamanlar Rusya ile yeni savaştan çıkmıştı. 1873’de Açe savaşının başlamasıyla Hollanda kolayca Açe’yi yenebileceğini sandı ama düşündüğü gibi olmadı ve yenildi.

Açe milleti savaşta onları şaşırtmıştır. Johan Harmen Rudolf Köhler adlı bir general askerleriyle Açe’ye saldırıyorken general savaşta Açeli bir nişancı tarafında öldürüldü. Bu olay Hollandalı askerlerin moralini bozdu. Açe Savaşı 1904’e kadar sürmüştür.

Savaş Açe Sultanlığı’nın ilga edilmesiyle sonlandı. Ama yine de halk pes etmedi. Her şeye rağmen savaşmaya devam etti. Endonezya’nın kurulmasında da Açe’nin önemli bir rolü vardır. Endonezya’nın bağımsız bir ülke olması için Açe’den pek çok yardım gönderilmiştir. Hatta Endonezya’nın ilk uçağı Açe halkından toplanan para ve altınlarla satın alındı. Endonezya’nın en son işgal edilen bölgelerinden biri de Açe oldu.

ENDONEZYA CUMHURİYETİ DÖNEMİNDE AÇE

Açe birkaç kere Endonezya’dan ayrılıp bağımsız bir ülke olmak istedi. Tabi bunun birkaç sebepleri var. Bu sebeplerinden biri de Endonezya’nın Açe ile çok az ilgilenmesidir. Bu konuda hâlâ tartışılıyor. Kimin haklı olup olmadığı konusunda kesin bir şey söyleyemiyoruz ama o zamanlarda Açe diğer bölgelerden geride kaldığını söyleyebiliriz.

Açe’nin yeraltı zenginlikleri hâlâ bitmedi. Petrol, doğalgaz, altın gibi maddeler hâlâ mevcuttur. Fakat bu zenginliklerden genelde uluslararası bir şirket faydalanmaktadır. Açe halkı bu zenginliklerden faydalanabilseydi Açe halkı refah içinde yaşayabilirdi. Fakat şimdiki durum çok üzücüdür. Endonezya’nın yoksulluk oranı en yüksek olan bölgelerinden biri Açe bölgesidir. Eğitim konusunda da Açe’nin diğer bölgelerinden daha geride olduğunu söyleyebiliriz.

Açe’de şimdi şeriat hukukunun bir kısmı uygulanmaktadır. Açe otonom bir bölgesi olduğundan burada yerli partiler bulunmaktadır. Açe bölgesinde Açe dili ve Endonezyaca dışında 11 dil konuşulmaktadır. Ne yazık ki bu diller yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunun sebebi de şimdiki gençlerin arasında bu dillerin konuşulmamasıdır. Hatta bu dili kullananların gerici olduğu düşünülür. Ben şahsen bu algıyı reddediyorum. Çünkü anadilimiz atalarımızdan ve gelecek nesillere aktarmamız gereken bir mirastır ve aynı zamanda bizim kimliğimizdir.

*** 

SESSİZ DEV: ENDONEZYA

Ammar Zaydan / Diriliş Postası Özel - Genelde sanat denilince akla sadece müzik, mimari, resim gelir ama aslında güzelliğin temel kaynağı evrenin kendisidir. Evrende var olan güzellikten bahsedildiğinde, hemen hiçbir insanın buna kayıtsız kalması söz konusu olamamaktadır. Antik Çağ felsefesinden, çağdaş felsefeye kadar pek çok düşünür de bu noktaya işaret etmekte ve bunu kanıtlama doğrultusunda önemli örnekler vermektedirler.

OSMANLI’DA SANAT

Sanat ve estetik ile Allah’ı aramak ve bulmak zor değildir. Güzelliği oluşturan en önemli unsurun ahenk ve düzen olduğu kabul edildiğinde kolayca bunu sağlayan üstün bir kudret olduğu inancına ulaşılır. Sanata önem veren devletler uzun süre ayakta kalmış ve gelecek nesillere üst düzey kültürel miras bırakmıştır. Orta Çağ’da bilimsel ve sanatsal çalışmaları engelleyen kilise ve kötü gözle bakan halk yüzünden Batı geride kalmıştır. Osmanlı’da sanat ve bilime gereken önem verilmiş ve uzun yıllar dünyaya öncülük edilmiştir. Yeri gelmişken değinelim. Osmanlı bu ilim ve sanat konusundaki önderliğini ve dünyaya öncülüğünü 13. yüzyılda kurduğu Enderun mekteplerine borçludur. Dönemin şartlarına göre üst düzey kaliteli bir okuldur. Bir öğrencide en kerih görülen ve ayıplanan şey bir ilim, sanat dalına meraklı olmamasıdır. Şu an bile hâlen Osmanlı’yı mimari ve musiki anlamında yakalayamamış olmamızın sebebi bu tarz kaliteli mekteplerimizin olmayışıdır.
Söz gelimi, eskiden Enderun teravihleri vardı. Bu teravihler hem peygamber efendimizin sünnetini yerine getirmek hem de sanat anlamında zirveye oynanan bir çalışmaydı. Peygamberimizin teravihi kılarken aralarda dinlendiği, biraz beklediği temel alınırdı.

ENDERUN TERAVİHİ VE CUMHUR MÜEZZİNLİĞİ

Teravih, “terviha”nın çoğuludur. Terviha; dinlenmek, rahatlamaktır. Yani teravih rahatlamalar manasına gelir. Enderun teravihi ve cumhur müezzinliği, teravihin bu manasını yaşatan bir uygulamadır. İlk önce sarayda başlayan bu tertip Enderun okullarından çıkmış yüksek musiki bilgisi ve imamet (kıraat) bilgisine sahip olan hocalar tarafından icra edilmiştir. Ama güzel bir gelenek olduğu için yalnızca sarayda kalmamıştır. Önce İstanbul’daki selatin camilerine, ardından Anadolu’daki selatin camilerine ve daha sonra da çoğu mahalle camisi, mescit ve konağa yayılmıştır. Enderun teravihi ve cumhur müezzinliği, “Enderun” Saray’daki Enderun okulundan “cumhur” ise topluluk anlamına geldiğinden sarayda yetişmiş müezzinler tarafından topluca icra edilen teravih anlamındadır. Bu tertipte amaç Türk musiki makamlarının insan ruhu üzerindeki etkisi dikkate alınarak her dört rekâtlık aralarda farklı bir makam olacak şekilde insanları sıkmadan ve yaptığı ibadetten daha fazla zevk alarak kılmasını sağlamaktır. Teravihten önce okunan ezan ve yatsı namazının farzı rast makamında okunur. Ardından teravihe kaldırma salavatı ve ilahisi ile namaz başlar. İmam salavat ve ilahi ile aynı makam yani Isfahan makamında ilk dörtlüğü bitirir. Ardından ikinci dörtlük saba makamı ilahi ve salavat ile imamın da aynı makam kıraatı ile devam eder. 3, 4 ve 5. dörtlükler de yine aynı şekilde imam ve arkasındaki cumhur müezzinleri senkronize bir şekilde sırasıyla hüseyni, eviç ve acemaşiran makamları ile icra edilip teravih bitirilir. Ardından son olarak tesbihata kadar ezan ve yatsı namazının farzında okunan rast makamına geri dönülür ve bitirilir. Bu makamların sırası müziğin insanın ruhu üzerinde etkisi ve dinleyenlerin sıkılmaması dikkate alınarak düzenlenmiştir. O dönemlerde yaşayan insanlar bu makam dizilimini bildiklerinden teravihe geç kaldıklarında imamın veya müezzinlerin hangi makamda okuduğuna bakarak kaçıncı rekâtta olduklarını bilirlerdi. Günümüzde ramazan ayında bazı camilerde unutulmaya yüz tutmuş bu uygulama gayretler sonucu yeniden uygulanmaktadır.