Gürültünün Ortasında Sessizliğe Sürgün

Abone Ol

Zihnimizin kıyısında hep aynı dalga kırılmıyor mu? "Her şeyi bırakıp gitmek."

Sanki dünya, üzerine çöken ince bir kül tabakası gibi nefes aldıkça içimize dolan, sustukça ağırlaşan bir gürültü. Ve biz bu uğultunun ortasında, bir anlığına bile olsa sessizliğe sığınmanın hayalini kuruyoruz. Sadece durmak. Sadece nefes almak. Sadece var olmak.

Ama insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor, bu yorgunluk nereden geliyor?

Bu yalnızca cebimizi daraltan ekonomik sıkışmışlık mı? Yoksa her gün biraz daha bulanıklaşan bir gerçeklik duygusu mu? Siyasetin bitmeyen gerilimi, çözülmeyen düğümleri, kendi içinde yankılanan boş tartışmaları. Bir yanda geçim derdiyle boğuşan insanlar, diğer yanda yönünü kaybetmiş bir pusula gibi savrulan yapılar. Gemi ilerliyor ama nereye kimse bilmiyor.

Dışarıdan bakan biri ne görür? Her şey yerli yerinde. Bahar gelmiş, bayramlar kutlanmış, sahiller dolmuş. Kahveler taşmış, otellerde yer yok. Ama bu manzara, kırık bir kemiği makyajla gizlemeye çalışmak gibi. Görüntü yerinde, acı içeride.

Kalabalıklar refahın değil, çoğu zaman unutma çabasının kanıtıdır. İnsan en çok da içindeki boşluğu bastırmak için kalabalığa karışır. Oysa o boşluk, gölge gibi peşimizi bırakmaz. Yaz güneşi altında bile. Bayramların bile bir takvim bildirimine dönüştüğü, anlamın yerini alışkanlığın aldığı bir çağdayız.
Ritüeller var ama ruhu eksik. Kutluyoruz ama hissetmiyoruz ve belki de en tehlikelisi artık bunu fark etmiyoruz.

Unutuşun Konforu

Toplumsal hafızamız, bir akvaryum balığının turu kadar kısa. Aynı acıları dönüp dolaşıp yeniden yaşıyor ama her seferinde ilk kezmiş gibi şaşırıyoruz.
Okul koridorlarında yankılanan çığlıklar, yarım kalan hayatlar, adalet bekleyen aileler. Hepsi bir süre konuşuluyor sonra sessizce hayatın kenarına itiliyor.
"Ateş düştüğü yeri yakar" deyip geçiyoruz. O ateşin bir gün bize de sıçrayabileceğini unutarak.

Deprem gerçeği de aynı unutkanlığın içinde eriyor. Şehirler büyüyor ama sağlamlaşmıyor, binalar yükseliyor ama güven duygusu yerin altında kalıyor. Biz ise bir sonraki sarsıntıya kadar kendimizi oyalıyoruz.

Çünkü unutmak kolay.
Hatırlamak sorumluluk ister.

Artık şehirler, semt isimleriyle değil korku haritalarıyla anılıyor. Mahalleler değil, alanlar konuşuluyor.
Gençler, umudu eğitimde değil kestirme yollarda arıyor. Adalet, olması gereken yerde değil, olması gerekenin dışında aranıyor.
Bu bir tesadüf değil. Bu, uzun süredir biriken bir sistem arızası.

Torpil, kapıları anahtar gibi açarken liyakat, eski bir kelimeye dönüşüyor.
Başarı artık emekle değil, bağlantıyla ölçülüyor.
Ve en acısı şu, bu çürüme kimsenin tek başına suçu değil ama hepimizin gerçeği.

Dönüp kendimize soralım, gerçekten sıkılmadık mı?
Bu yorgunluk bizi sessizliğe itiyor ama o sessizlik nedir? Belki de mesele dünyadan kaçmak değil dünyanın içindeyken kendimizi kaybetmemek.
Çünkü gürültü dinmeyecek, dünya yavaşlamayacak ve karmaşa da bitmeyecek.
Ama belki biz, o gürültünün ortasında kendi sesimizi duymayı öğrenebiliriz.
Asıl soru şu: O sessizlik, bizi koruyan bir sığınak mı? Yoksa gerçeği görmemek için ördüğümüz görünmez bir duvar mı?