Kur’an ezberlemek…
İbadettir.
Şereftir.
Emektir.
Altı yüz küsur sayfayı zihne nakşetmek sıradan bir iş değildir.
Kelâmullah okunur.
Namazda tilavet edilir.
Hıfzedilir.
Nesilden nesile emanet edilir.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın devrinde de Kur’an’ı ezberleyen çok sayıda sahâbî vardı.
Bi’r-i Maûne’de yetmiş kadar kurrâ şehit edildi.
Demek ki hıfz vardı.
Hem de vahyin indiği nesilde.
Fakat onlar Kur’an’ı yalnız hafızalarında tutmuyordu.
Hayatlarına taşıyorlardı.
Fark da burada.
Allah, Kelâmını sadece ezberleyelim diye mi gönderdi?
Kur’an…
Rabbin kuluna hitabıdır.
İnsana kim olduğunu bildirir.
Nereden geldiğini öğretir.
Nereye gittiğini haber verir.
Kâinatı okutur.
Ölümü açıklar.
Haşri bildirir.
Tevhidi ders verir.
Nübüvveti tanıtır.
Adaleti emreder.
Ubudiyeti öğretir.
Vahyin muhatabı yalnız dil değildir.
Akla seslenir.
Kalbe dokunur.
İnsanı değiştirir.
Gelgelelim…
Birileri çıkıyor:
Nasıl yani?
Kur’an insanı tefekküre çağıracak…
akletmesini isteyecek…
düşünmeyeni ikaz edecek…
biz de Müslümana:
diyeceğiz.
Allah kitabını insana gönderecek…
biz insanı kitaptan uzak tutacağız.
Olacak iş mi?
Başka bir manzara:
Lafız kusursuz.
Mahreç yerinde.
Tecvid düzgün.
Hıfz sağlam.
Soruyorsun:
Cevap gelmiyor.
Kelâm ezberde… Murad meçhul.
Can acıtan tarafı bu.
Bir de zamanla Kur’an’ın muhkem esaslarının önüne ihtilaflı bahisler geçirilebiliyor.
Bediüzzaman Said Nursî ölçüyü koyuyor:
Ardından hükmü netleştiriyor:
Tefsir, Kur’an’ı daha berrak anlamaya yardım etmeli.
Risale, insanı ona yaklaştırmalı.
Fıkıh, hükmün kaynağını unutturmamalı.
Şerh ise aslın önüne geçmemeli.
Bediüzzaman başka bir yerde ikazını daha da sertleştiriyor:
Hatta mukallitlerin hatası yüzünden bazı eserlerin zamanla Kur’an’a perde hâline gelebildiğini söylüyor.
Buradan “tefsir okunmasın” hükmü çıkmaz.
İlim küçümsenmez.
Hafızlığın kıymeti de azalmaz.
Tam aksine…
Her şey kendi yerine oturur.
Hafızlık baş tacıdır.
Fakat hıfz, lafzı muhafaza edip manayı kaybetme sanatı değildir.
Tilavet ibadettir.
Tefekkür idraki açar.
Amel ise hakikatin insanda görünmesidir.
Bugün dünyanın dört yanında sayısını bilemeyeceğimiz kadar hafız var.
Elhamdülillah.
Fakat sayı arttıkça soru da ağırlaşıyor:
Göğsümüzde taşıdığımız Kur’an bizi ne kadar değiştirdi?
Dilimiz okudu.
Aklımız kavradı mı?
Gözümüz ayetlerin üzerinden geçti.
Kalbimiz kaçında durdu?
Namazda tilavet ettik.
Hükmü davranışımıza ne ölçüde yansıdı?
Muhasebe burada başlıyor.
Çünkü Kur’an’ı korumak, Mushaf’ı yüksek bir rafa koymakla tamamlanmıyor.
Hafızaya almak da yolun sonu değil.
Kelâmullah düşünceye yön verdiğinde…
vicdanı terbiye ettiğinde…
amele dönüştüğünde…
vahiy artık sadece okunmuş olmaz.
Yaşanmış olur.
Hafız olmak şereftir.
Ama insanın sinesinde Allah’ın Kelâmını bulundurması aynı zamanda mesuliyettir.
Çünkü gün gelir, o ezber sahibine tek bir soru yöneltir:
Selam ve dua ile…
Fiemanillah.