Hak sahibi olma hakkı “darbeler ve insan”

Abone Ol

Öncelikle insana, sadece Rabbinin verdiği “eşref-i mahlûk” olma vasfını bir kez daha ve kuvvetlice vurgulayarak yazıya başlamak istedim. Zira beşer, beşere terkedilemez; onun, “bir gün öyle bir gün böyle” keyfiyetine bırakılamayacak bir değerden bahsediyoruz netice itibariyle. Ayrıca konuya, bir izafiyet teorisyeninin alanına giremeyecek kadar da determinist bakmakla mükellefiz.

Kaldı ki Allah, insanı insana hukuksuz ve kuralsız bir körlükle de bırakmamış, onun temel haklarını garanti altına almıştır. Bir Müslüman kendisine sığınmış ya da vatandaşı konumunda olan her dinden ve inançtan kişileri işte bu güvencelerle korur ki onlar; “Canın korunması, Aklın Korunması, Dinin korunması, Neslin korunması, Malın korunması”dır. 

Asıl sorulması gereken soru; “Bir darbe neden sadece kötü değil çok kötüdür?” şeklinde olmalı. İşte o zaman yukarıda saydığım bu temel hakların tamamen yok olduğu bir durumu konuşabiliriz. Yani darbenin orasından burasından tutarak “post” ya da “soft” güzellemeleriyle onun bu “çok kötü” yönü değiştirilemez.

Hannah Arendt “hak sahibi olma hakkı” diye bir şeyden bahseder. İşte darbeler tam da bu zeminde ilerleyerek, sadece yasaları değil, inançları ve töreleri de yok sayarlar; dolayısıyla onların verdiği “hakkı olma hakkı”nı insanların elinden tabir yerindeyse “acıtarak, kanatarak” alırlar.

“Ama efendim en azından post olan darbede insan öldürülmedi.” diyorlar ya. Vallahi yalan! Hem de en kocamanından. Nasıl mı? Söyleyeyim. Onuruyla ve haysiyetiyle oynanmış, maişeti elinden alınmış, aklî sağlığı mahvedilmiş ve bu sebeple de çok daha acı bir ölüme/intihara terkedilmiş onca insanın vebalini nereye koyacaklar. Bu çok daha vahim bir “öldürme” hali değil mi?

Yatacak yerleri yok bunların. Hâlâ gençliği mahpusta çürümüş, orta yaşı da çürümeye devam eden üç yüz elliden fazla mağduru var bu “post”un. Hiç olmazsa onlara dair bir şeyler yapılmalı. “Post” da olsa “Darbe” dediğimiz ve bundan da hiçbir şüphemizin olmadığı bir süreç için yeniden yargılamanın yolu açılmalı.

Her türlü “darbe” ve “darbeci” ile hesaplaştığımız bu “diriliş iklimi”nden beklenen önemli adımdır bu. “Hak sahibi olma hakkı” darbeciler tarafından ellerinden alınmış olanlara -en azından- yeniden yargılanma hakkı çok görülmemeli.

15 Temmuz’un “cürmü meşhut”larına bile kendilerini uzun zamanla ve sözlerle savunma hakkı veren hukuk sistemimizin, bunu da yapacağına inanıyorum/inanmak istiyorum… Kaldı ki bir devlet düzenini, her şeyi yıkan bir darbeden ayıran da bu yargılamalardır.

Çok iyi biliyoruz ki bugün bu yargıdan, hukuktan yaralanan darbeciler, Allah korusun eğer amaçlarına ulaşsalardı asla aynı şeyi yapmayacaklardı. Çünkü hızla dönüştürmenin yolu onlar için engelleri ortadan kaldırmak, sesi çıkanların sesini kesmek üzerinden olacaktı. Yine çünkü bütün darbeciler aynı yolu izlemiştir. Nelerin olabileceğine “bütün gelenekleri katleden darbeler geleneği” de şahittir.

İnsana insan değeriyle bakarak, aklından fikrinden istifade ederek yolumuza ilerlemek durumundayız. İnsan, sadece bir kişinin ya da grubun kölesi olamayacak kadar yüce bir varlıktır. Yeter ki kendi eliyle bu yüceliğini mahvetmemiş olsun. Aksi halde onu hiç kimse elinden alamaz; zira canı pahasına da olsa…

En son 15 Temmuz’da şimdi de Afrin’de olan ve tüm şer odaklarına verilen mesaj tam da şudur: “Ya şerefle yaşamak ya da gerektiğinde şerefle şehit olmak…”

Rabbim “insan” olarak kalabilmeyi daha ötesi “imanlı ve şerefli bir insan” olarak kalabilmeyi nasip etsin…