Biz hukukçular bir metni değerlendirirken yalnızca lafzına bakmayız. Lafız elbette önemlidir; fakat hükmün maksadını, sistem içindeki yerini ve korumak istediği değeri de araştırırız. Çünkü lafzı bütünden kopardığınızda hukuk, adaleti gerçekleştiren bir sistem olmaktan çıkıp şekiller toplamına dönüşebilir.
Dinî kavramlarda da benzer bir tehlike vardır.
Kanaatimce bugün üzerinde yeniden düşünmemiz gereken kavramlardan biri zikirdir.
Öncelikle bir yanlış anlaşılmanın önünü keselim: Dille Allah'ı anmak zikirdir. “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahu ekber” demek, dua etmek, tesbih çekmek elbette İslam'ın içinde vardır ve kıymetlidir. Kur'an da Allah'ın çokça zikredilmesini emreder.
Dolayısıyla mesele sözlü zikri reddetmek değildir.
Mesele, zikri yalnızca sözlü tekrara indirgemektir.
Çünkü Kur'an'ın ortaya koyduğu zikir kavramı bundan çok daha geniştir. Zikir; anmak, hatırlamak, unutmamak, öğüt almak ve insanın kendisini sürekli hakikat karşısında tutmasıdır.
Nitekim Kur'an'ın kendisi de bir “zikir”, yani insanlığa gönderilmiş bir hatırlatma ve öğüttür.
Allah, “Beni anmak için namaz kıl” buyurur. Cuma günü namaza çağrıldığımızda “Allah'ın zikrine koşun” emri verilir. Kur'an, akıl sahiplerini göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürken Allah'ı zikreden insanlar olarak anlatır.
Demek ki zikir sadece dilin hareketi değildir.
Dil vardır, kalp vardır, akıl vardır ve amel vardır.
Bunları birbirinden kopardığımızda kavramın bütünlüğünü kaybederiz.
Bir insan eline büyük bir yetki geçtiğinde haksızlık yapabilecekken Allah'ın hesabını hatırlayıp adaletten ayrılmıyorsa, orada zikir vardır.
Kimsenin görmediği bir yerde harama uzanabilecekken “Allah görüyor” diyerek elini çekiyorsa, orada zikir vardır.
Kendisine nimet verildiğinde bunun yalnızca kendi maharetinin sonucu olmadığını bilip şükrediyorsa, orada zikir vardır.
Başına musibet geldiğinde isyana savrulmayıp sabrediyor, aklını kullanıyor, tedbirini alıyor ve Rabbine güveniyorsa, orada da zikir vardır.
Gökyüzüne bakıp yalnızca yıldızları değil, yaratılıştaki muazzam ölçüyü düşünüyorsa; tabiattaki düzeni araştırıyor ve bundan Yaratıcı'nın kudretine dair ibret çıkarıyorsa, bu da zikrin tefekkür boyutudur.
Çünkü hakiki zikir, insanın Allah'ı hayatın dışına çıkarmamasıdır.
Asıl mesele burada başlıyor.
Bir insanın elinde tesbih bulunabilir. Dilinde sürekli Allah'ın adı olabilir. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum; aksine samimiyetle yapılan her zikrin insanın kalbini diri tutacağına inanıyorum.
Fakat aynı insan ticaretinde hile yapıyorsa, emanete ihanet ediyorsa, kul hakkı yiyorsa, güçsüzü eziyorsa, yalan söylüyorsa, kendisine emanet edilen yetkiyi şahsi menfaatine kullanıyorsa ortada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çelişki vardır.
Çünkü dil Allah'ı anarken hayat Allah'ın emirlerini unutuyorsa, zikrin maksadı hayata yeterince nüfuz etmemiş demektir.
Kur'an'ın çok çarpıcı bir ölçüsü vardır:
Buradaki huzuru yalnızca geçici bir duygusal rahatlama olarak görmemek gerekir. Allah'ı gerçekten hatırlayan insan, dünyadaki yerini de hatırlar. Gücünün sınırlı olduğunu, nimetlerin emanet olduğunu, yaptığı iyiliğin de kötülüğün de hesabının bulunduğunu bilir.
İşte bu bilinç insanın ahlakını değiştirir.
Ben meseleyi hukukçu zihniyetiyle şöyle okuyorum:
Zikir bir bakıma insanın kendi üzerinde kurduğu manevi murakabedir.
Devlet hukukunda dışarıdan bir denetim vardır. İnsan davranışının sınırlarını kanun belirler; ihlal edildiğinde hâkim, savcı ve diğer kurumlar devreye girer.
Fakat insanın öyle davranış alanları vardır ki orada ne kamera vardır ne hâkim ne savcı ne de şahit.
İşte orada insanı kötülükten alıkoyacak en güçlü mekanizmalardan biri şudur:
Bence zikrin ahlaki ve toplumsal kudreti tam da burada ortaya çıkar.
Zikir, insanın Allah'ı yalnızca camide değil; makam odasında, ticarethanede, mahkeme salonunda, aile hayatında, sokakta, yalnız kaldığında ve karar verirken de hatırlamasıdır.
Bu nedenle dil ile yapılan zikri küçümsemek ne kadar yanlışsa, zikri yalnızca dile hapsetmek de o kadar eksiktir.
Dil zikreder.
Kalp tasdik eder.
Akıl tefekkür eder.
Vicdan murakabe eder.
Amel ise bütün bunların doğru olup olmadığını hayatta gösterir.
Kur'an'ın istediği bütünlük budur.
Tesbih elde olabilir; fakat zikir hayatta olmalıdır.
İşte söz ile hayatın birleştiği yer burasıdır.
Kanaatimce çağımızın ihtiyacı daha az zikir değil, zikrin hakiki manasının yeniden anlaşılmasıdır.
Dilde başlayan, kalbe inen, aklı tefekküre çağıran, vicdanı diri tutan ve sonunda davranışa dönüşen bir zikir...
Çünkü Allah'ı gerçekten hatırlayan insan, Allah'ın huzurunda hesap vereceğini de hatırlar.
Hesabı hatırlayan insan ise elindeki gücü zulme, serveti kibre, bilgiyi tahakküme, dini gösterişe dönüştürmekten korkar.
İşte benim anladığım hakiki zikir budur:
Allah'ı söylemekle yetinmeyip Allah'ı unutmadan yaşamaktır.