☰
✕

HAYAT, ÖLÜM VE DÜNYA MALI: KARAMSARLIĞA DEĞİL, ÜRETİME VE ADALETE DAVET

Abone Ol

​Medeniyetler tarihi boyunca insan zihnini meşgul eden en kadim sorulardan biri, insanın dünya ile kurduğu ilişkidir. “Dünyayı baştan başa kaplasa malın, kefenden başka nedir dünyadaki payın?” dizeleriyle özetlenen Ömer Hayyamcı perspektif, asırlar boyunca edebiyatta ve popüler kültürde yankı bulmuştur. İlk bakışta insana fâniliğini hatırlatan masum bir nasihat gibi duran bu yaklaşım, maalesef derine inildiğinde hayatı, emeği ve kalkınmayı felç eden derin bir karamsarlığın kapısını aralamaktadır.

​Bu tür felsefi ezberlerin gerçeklikle, sahici bir iman anlayışıyla ve İslam’ın hayatı inşa eden dinamikleriyle doğrudan hiçbir bağı yoktur. Ölüm gerçeğini hatırlatmak suretiyle insanları dünya malına düşkünlükten vazgeçirmek, hayatı ve üretimi küçümsemek asla doğru bir yaklaşım olamaz. İnsanların dünya malına sahip olmasından, servet üretmesinden korkulmaz; aksine bu durum teşvik edilmelidir. Şart olan, bu sahiplenmenin meşru yoldan, yani alın teriyle gerçekleştirilmesidir.

​İslam dini, dünyayı sırt çevrilecek bir zindan olarak değil, ahiretin tarlası olarak tanımlar. Tarlanın hakkını vermek, onu ekip biçmek, mamur kılmak ve bereketlendirmek Müslümanın temel vazifesidir. Bütün dünya malının geride kalacağı ve insana bir kefen yeter olacağı argümanıyla dünya hayatını toptan aşağılamak, insan iradesine ve yaratılış gayesine haksızlıktır. Bu dünyayı imar etmek, sadece şahsi bir zenginlik yarışı değil, toplumsal refahın motorudur.

​Asıl erdem, dünyadan el etek çekmekte değil; dürüstçe çalışıp kazanarak o malı hayra, refaha ve toplumun maslahatına sarf edebilmektedir. İnsanlar üretsin, kazansın, yatırımlar yapsın, istihdam oluştursun. Ahlaklı, adil ve dürüst birer mümin olarak bu dünyada iz bıraksınlar. Ölüm var diye hayatı ve dünya nimetlerini mahkûm etmek, tembelliğe kılıf uydurmaktan başka bir şey değildir.
​

Hülasa; ölüm gerçeği hayatı küçültmek için değil, onu adaletle, ahlakla ve hayırla daha anlamlı kılmak için vardır. Meşru kazançla kurulan medeniyetler, korkuyla değil, iman ve vicdanla ayakta kalır.