Bir yazarın konulara temas ediş biçimi benim için büyük önem taşır. Bilhassa üslubuyla meselelere ve kişilere şahsi hırsla bakmamaya özen göstermesine dikkat ederim. Kısacası eline kalemini alırken politize olmamış, gerçeklerle tanışmak isteyen her kesimden insana kalbindeki vatan sevgisiyle seslenmeyi bilen yazarlar benim için baş tacıdır. Hiç kimse iyi niyetinden ve ülkesini-milletini öne alan düşünce yapısından şüphe etmemelidir. Öyle bir yazar olmalı ki edebi ve düşünsel hayatı doğruları ortaya koyma ve bu doğrulardan vazgeçememe üzerine bina edilmiş olsun. Bizler de o çınar şahsiyetin gelecek için verdiği ümidin gölgesinde yaşamaya devam edelim.
İşte böyle bir yazarın eseri. Bir hesap kitap olmadan yazılmış, müellifinin iyi niyetinden zerrece şüphe ettirmeyen, onun o tavizsiz vatan, millet ve din sevgisinden hiçbir an uzağa düşürmeyen bir kitap. Ahmet Kabaklı kendine has üslubuyla imza attığı bu eserinde Osmanlı tokadı sertliğindeki gerçeklerle yüzleşmemizi sağlıyor ve neredeyse her satırında şunu diyor:
Yazar, bir Osmanlı-Türkiye kıyasıyla başlayarak coğrafyadan, kültürden, kuruculara atfedilen ünvanlardan doğan benzerlikleri sıralıyor. Yani diyor ki biz biriz, bütünüz ve aynı kökün, aynı ağacın ve hatta aynı dalın meyveleriyiz. Onun derdi bizi biz olmaktan çıkaranlarla... Yazar tarihin bölünmesinin kültürün ve medeniyetin de bölünmesi manasına geleceğini ve bu bölünmeyi yaşatanların iyi niyetli olmadığını ifade ediyor. Selçuklu-Osmanlı-Türkiye çizgisi hükmetme biçimi farklı olsa da birbirinin devamı niteliğinde. Evvela bunu kabul etmek gerekiyor. Aksi durumda cumhuriyetin neredeyse tümüne sirayet eden aşağılık kompleksi ve onun yol açtığı benzeme, dönüşme ve kültürel zayıflama söz konusu olur. Yazar bu yaralanmaya dikkat çekiyor ve bu tutuma bu coğrafyada yaşayan ve bu coğrafyayı vatan kabul eden hiç kimsenin layık olmadığını düşünüyor.
Resmi tarihi biraz sarsalım
Ahmet Kabaklı amacının tarihi yeniden yazmak olmadığını asıl amacının resmi tarihi biraz olsun sarsmak olduğunu ifade ederek bizlere küçüklüğümüzden beri empoze edilen pek çok bilginin eksik ya da kusurlu olduğunu gösteriyor. Kitabın bir yakın tarih eleştirisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim yazar, Lozan Antlaşması’nın kesinlikle İstiklâl Harbi’nden zaferle ayrılmış bir milletin hak ettiği ölçülerde bir antlaşma olmadığını ve verilen savaşın ve mücadelenin amaçlarına hizmet etmediğini söylüyor.
Tanzimat Fermanı’nın yıkıcı tesirlerinden de bahseden yazar yabancı azınlığa karşı gösterilen aşırı ilgi ve sözüm ona iyi niyetli kararlardan bu ülkenin kendi evlatlarına ve çoğunluğuna sırtını dönmüş uygulamalardan doğan memnuniyetsizliğini dile getirmiş. Ahmet Kabaklı, bir başka dönüm noktası olan meşrutiyet için de iyi hislere sahip değil. Yazar, gerek Tanzimat Fermanı’nda gerekse de II. Meşrutiyet’te bir Batı hayranı aydın kesimi ele alıyor. Bu kesimi çok yönlü olarak eleştiren yazar bu aydın grubunun kendi öz değerlerinden uzak, dinini ve onun getirdiği kültürel atmosferi beğenmeyen, muhakkak Batı ve onun değerler sistemine biat eden kafa yapısına sahip olduğunu söylüyor. Bu ithal kafaların tek parti diktatoryasının da temellerini teşkil ettiğini gördük; aynı zihniyetin Türk ve Müslüman zihin yapısına tümüyle zıt bir dünya tasavvurunun sonunda kültürümüzü esir aldığını yaşayarak; bazen de ölerek öğrendik. İttihat ve Terakki’nin tekilci ve özgürlüklere şans tanımayan darbeci, diktatör ve partizanca uygulamaları devamında cumhuriyetin henüz demokrasi ile tanışamamış yıllarına ağabeylik yapmıştır. Cumhuriyet devrinde en çok gördüğümüz partizanlık, darbecilik, askıda demokrasi, öz değerleri küçümseme, istikametini at gözlüğüyle Batı’ya çevirme onlardan mirastır. Bu yaralı altyapıyı iyileştirecek olan yine milletin feraseti ve karşı konulamaz öngörüsü olacaktır. Nitekim sık sık kesintiye uğratılmış olsa da işleyen bir demokrasi ile bu millet kendi geleceğine sahip çıkma ve ithal kültürleri def etme noktasında önemli işlere imza atmıştır.
Bize daima Batı ile baş edemediğimiz için kaybettik fikri aşılandı. Fakat Ahmet Kabaklı dünyanın dört bir yanına dağılmış Müslümanların korumasız kalmasını ve bunun iç politikada halledilmek istenişini başka bir biçimde açıklıyor. Bunu açıklarken de başkaları gibi İslâm’ın yazılı, sözlü kaynaklarının ve dünyaya bakış açısının, onun gelişmeye kapalı bir hareket olduğuna dair fikri reddediyor.
Marjinalleşmeden marjinal fikirleri dile getiriyor
Yakın tarihin mühim hadiselerinin şöyle kabataslak bir biçimde üzerinden geçildiği ve yazarın biraz da hayal kırıklığı ile karşıladığı ve sonlandırdığı bölümde kurucu iradenin “fikir değişikliği” irdeleniyor. Hilafetin kaldırılması ve devamında yeni bir devletin başında bir dini önder olmaması Lozan’ı ve “Lozan kahramanlarını” daha fazla sorgulamaya itmekte. Bunların sonucunda da hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı kimilerince bir İngiliz projesi zeminine oturtulmuş oluyor. Ahmet Kabaklı bu konuda şaşkınlığını ve hayal kırıklığını gizlemiyor.
Yazar hilafetin ilgası ve neticeleri hususunda çok kırgın. Bunun gerek içeride gerekse de dışarıda olumsuz etkiler yaptığını ve Müslüman olmayan ülkelerin dahi aklını başından aldığını ifade ediyor. Öte yandan mevcut düzende bir hilafet kurumunun olmasını mümkün görmemekle beraber böyle bir kurumun yeniden yükseltilebileceğini de düşünmüyor. Verilmiş sözlerden ümidini kesenlerin bu ilga karşısında maalesef yeni devletin çıkarına herhangi bir karşı duruş sergilemediklerini söylüyor. Hatta hiç olmazsa Misak-ı Millî’yi korusaydık diyor. Bununla beraber milli mücadelede çokça yardımlarını gördüğümüz Hint Müslümanlarının büyük üzüntüsünü anlatıyor. Böyle bir durum karşısında gerek İngilizler gerekse de Fransızlar hükmettikleri İslâm memleketlerinde Türkiye’nin İslâm’dan çıktığı yönünde bir kara propaganda fırsatını kaçıracak değildi. Nitekim henüz sorunu çözülmemiş Musul ve Kerkük gibi Türk ve İslâm beldeleri bir çırpıda elden çıkıvermiştir. Ayrıca günümüzde yaşadığınız pek çok problemin de ana kaynağının hilafetin ilgası olduğu kabul edilmelidir. Bu manada Ahmet Kabaklı için şunu söyleyebilirim: “Bir dönemin marjinal sayılabilecek fikirlerini hiç marjinalleşmeden dile getirebilmiş bir yazar.”
Yeni devletle beraber değişen rejime uygun kanunlar gerekti. Bugün dahi tartışma konusu olan bu kanunlar aynı zamanda içi boşaltılmış kimi kavramların topluma enjekte edilmesine neden oldu. Lâiklik de bunlardan biri. Yazar laikliği daha gerilere; Tanzimat Fermanı’na kadar götürüyor. Bu dönemde azınlıklara tanınan geniş haklar Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya şiirinde dediği gibi “Öz vatanında garipsin öz vatanında parya” misali pozitif ayrımcılık uygulanan kesim karşısında devletin özünü oluşturanlara kendini kötü hissetmek için yeteri derecede sebep vermiştir. Yazar bunu yarı lâiklik olarak tanımlıyor. Bu yarı lâiklik cumhuriyetle beraber tamamlanacaktır. Ortaya çıkan algı dinin tamamen kaldırılacağı yönündedir. Bu algının verilmesinde baş aktör doğaldır ki dönemin yönetim anlayışıdır.
Tek başına meydan okudu
Ahmet Kabaklı’nın gerek cumhuriyetle gerek demokrasiyle ve gerekse de lâiklikle herhangi bir sorunu yok. Fakat o bilhassa lâiklik uygulamalarının bu kadar sert olmasından şikâyetçi. Ona göre lâikliği örnek olarak aldığımız Avrupa ya da Batı dünyası gibi uygulayabilseydik inananlar üzerinde herhangi bir baskı oluşmayacak ve millet, devletine karşı soğuk bir duruş sergilemeyecekti. Bu anlamda Harf Devrimi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şapka Kanunu, Hilafetin İlgası gibi köktenci ve yapısal değişiklikler halk nazarında sempatiyle karşılanmamıştır. Çünkü bunların hepsi dini özgürlüklerin kısıtlanması ve bir dönüştürme projesinin sonucudur.
Şüphesiz ki dönemin en hassas konusu din. Osmanlıdan kalan hiçbir şeye tahammülü olmayanların dine de tahammülü olmayacaktı. Bu konuda yapılan yenilikler ve baskılarla beraber hazırlanan kimi raporlar dikkat çekiyor. Bunlardan biri “Islahat Lâyihası” adıyla sunulmuştur. İslâmiyet’e ve onun gerek ibadet gerekse de yaşam biçimine aykırı pek çok madde var. Devlet eliti bu tür zorlamalarda toplumca tanınan, bilinen ve hatta güvenilen isimleri kullanmıştır. Bu yöntem uygulamalara hem dini bir kılıf bulunmasına yardımcı olacak hem de uygulamaların toplum nazarında daha kolay kabul edilmesine imkân verecekti. Ancak o kadar sert bir dönüşüm beklenmişti ki tepe yöneticilerin peşine düştükleri değişimler hariç diğerleri uygulama sahası bulamadı. Cami içinde çalgı çalmak, kenara köşeye sıralar koymak örnek olarak verilebilir. Ancak bu ve buna benzer tartışmaları günümüze taşımayı başarmışlardır.