HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ ANLARIN TRAVMASI

Abone Ol

Perdede gördüğümüz şey artık bir olay değil, tanıdık bir boşluk. Karakterler konuşuyor, yürüyor, bakıyor… Sonra film bitiyor. Hayat gibi. Asıl travma burada başlıyor. Hiçbir şey olmamış anların, içimizde biriktiğini fark ediyoruz.

Bu yeni sinema dili “hikâye” peşinde değil. Tanıklık peşinde. Büyük dönemeçler yerine küçük tereddütleri büyütüyor. Karakter karar verdiğinde rahatlamıyoruz, daha çok geriliyoruz. Zira kararın sonucu yok. Sonuç yoksa umut da yok. Bu seyirciyi kızdırıyor ama kaçırmıyor. Tam tersine, yakalıyor.

Platform çağında her şey hızlanırken, sinemanın yavaşlaması tesadüf değil. Algoritmalar bize sürekli “şimdi bir şey olacak” vaadi satıyor. Sinema ise inadına susuyor. Seyirciyi hayran olmaya değil, tanımaya zorluyor. “Ben olsam ne yapardım?” sorusu geri dönüyor ama bu kez cevap gelmiyor.

Eskiden travma olayla gelirdi. Kaza, kayıp, ayrılık… Şimdi travma boşlukla geliyor. Söylenmeyenle, ertelenenle, kaçınılanla. Sinemanın bunu yakalaması güçlü ama riskli. Zira perdede gördüğümüz ama adını koyamadığımız anlar seyirciyi memnun etmiyor, rahatsız ediyor.

Sinemanın bugün ısrarla yaptığı, hiçbir şey olmamış anların da iz bıraktığını bize hatırlatmak. Çünkü artık perdede kahramanlara değil, kendimize bakıyoruz.