Sinema uzun süre hikâye anlatma sanatı olarak tanımlandı. Güçlü senaryolar, sürükleyici olay örgüleri, zekice kurulmuş finaller… Bunlar bir filmin değerini belirleyen ana ölçütlerdi. İzleyici salondan çıktığında filmi, yaşanan olaylar üzerinden hatırlardı.
Bugün ise başka bir şey oluyor. Filmler artık olaylarıyla değil, bıraktıkları hisle hafızalarda yer ediniyor. Hatırlanan şey çoğu zaman bir sahne bile değil, bir ağırlık, bir huzursuzluk, bir sıkışmışlık duygusu. Anlatılan hikâyeden çok, filmin içinde dolaşan ruh hâli kalıyor akılda. Zira artık hikâye değil, duygu iklimi başrolde.
Bu değişim, sinemanın anlatım dilinde sessiz ama köklü bir kırılmaya işaret ediyor. Olay örgüsü geri plana çekilirken atmosfer, ton ve duygusal yoğunluk öne çıkıyor. Film bir hikâye anlatmaktan çok, seyirciyi belirli bir ruh halinin içine yerleştiriyor.
Örneğin “Dune: Part Two” filmden geriye yalnızca politik bir mücadele ya da kahramanlık anlatısı kalmıyor. Asıl iz bırakan şey, devasa bir kader duygusu ve insanı küçülten bir evren hissi. Hikâye ilerliyor ama hafızada kalan şey olaylar değil, o ezici atmosfer.
Benzer bir etki Oppenheimer’da da hissediliyor. Film yalnızca tarihsel bir süreci aktarmıyor. İzleyiciyi, geri dönülmez bir eşiğin kenarında durma hissiyle baş başa bırakıyor. Artan bir gerilim, karakterlerin yüzlerine çöken görünmez bir yük… Bunlar anlatının önüne geçerek filmin asıl taşıyıcı gücüne dönüşüyor.
Bu yaklaşımda hikâye ortadan kalkmıyor ama merkez olmaktan çıkıyor. Artık filmler “ne oldu?” sorusundan çok, “nasıl bir duygunun içindeydik?” sorusuyla hatırlanıyor.
Bu nedenle bazı yapımları özetlemek giderek zorlaşıyor. Çünkü mesele olayların sıralanması değil, o olayların yarattığı duygusal iklim. Blade Runner 2049 dendiğinde akla ilk gelen şey hikâyesi değil, yalnızlık, mesafe ve insanın içini oyan bir boşluk hissi oluyor. Film, anlatısından çok atmosferiyle yaşıyor.
Sonuç olarak sinema olay anlatısı olmaktan çok atmosfer deneyimine dönüşüyor. Eskiden güçlü filmler iyi anlatılmış hikâyeleriyle öne çıkardı. Bugün ise etkili filmler, içine girildiğinde ruh atmosferini değiştiren dünyalar kuruyor. Perde artık yalnızca bir anlatı değil, ruh hâli mekânı. Ve o mekânda hikâye değil, duygu iklimi başrolde.