"Tarikat" kelimesinin kökeni "yol"a dayanır. Teorik ve ruhani çerçevede bu yolun nihai durağı daima "İlahi Rıza"dır.
Yani bir mürşit, bir rehber veya bir öncü, insanları Allah’a giden yolda aydınlatmak, onlara manevi rehberlik etmek için bir "yol" açar. Ancak tarih boyunca görüyoruz ki; manevi yolculuklar, kurumsallaşma ve dünyevi güçle temas kurdukları andan itibaren, başlangıçtaki o saf "hizmet" idealinden sapma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Bugün, Türkiye’nin en köklü dini yapılarından biri olan Süleyman Hilmi Tunahan çizgisinin geçirdiği evrimi ve bu dönüşümün sancılarını tartışmak, sadece geçmişi değil, bugünün toplumsal gerçekliğini anlamak adına bir zorunluluktur.
Süleyman Hilmi Tunahan, Bulgaristan’ın Silistre kentinden Türkiye’ye uzanan hikâyesinde, dönemin en yüksek eğitim kurumlarından biri olan Medresetü’l-Kuzat (Hukuk Fakültesi muadili) mezunuydu. Kariyer yapma imkânı varken, o "hukuk" değil, "hakikat" yolunu seçerek ömrünü Allah’ın kitabını ve dinini öğretmeye adamıştı. 1959 yılındaki vefatından sonra bayrağı devralan damadı Kemal Kaçar ise dönemin ruhuna uygun olarak, iyi eğitimli, yabancı dil bilen, siyasetle içli dışlı bir profil çizdi. Kaçar, Adalet Partisi çatısı altında milletvekilliği yaparak cemaati aktif siyasetin bir paydaşı haline getirdi.
Ancak 2000 yılından sonra, meşale Süleyman Hilmi Tunahan’ın diğer damadı Kamil Denizolgun’un oğlu Ahmet Denizolgun’a geçtiğinde, dengeler farklı bir evreye girdi. Ahmet Denizolgun’un süreci, özellikle 2016 yılındaki kritik döneme kadar cemaatin hem içe kapalı yapısını hem de siyasi duruşunu koruma gayretine sahne oldu.
2016: Kırılma Anı ve "Ulak" Meselesi
Tarihsel bir detay olarak belirtmek gerekir ki 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden hemen önce, FETÖ yapısının o dönemdeki "ulak"ları tarafından Ahmet Denizolgun’a "beraber hareket edelim" teklifi götürüldüğü bilgisi, günümüzde o dönemin ne denli tehlikeli bir fay hattı üzerinde olduğunu gösteriyor. Denizolgun’un bu talebe verdiği "Ben Tayyip Erdoğan ile anlaşamam ama Fetullah Gülen’i hiç sevmem" cevabı, aslında yapının kendi sınırlarını ve "kimliksizleşmeye" olan mesafesini belirleyen keskin bir çizgidir.
Ne tesadüftür ki bu hayati görüşmeden ve 15 Temmuz’dan sadece bir ay yirmi iki gün sonra Ahmet Denizolgun’un Beykoz’daki çiftliğinde hayata veda etmesi, bugün hâlâ cevaplanması gereken pek çok soru işaretini beraberinde getiriyor.
Ticaretin Gölgesinde Kalan Maneviyat
9 Eylül 2016, sadece bir bayrak değişimi değil, cemaatin genetiğinin değiştiği gün oldu. Ali Erhan Kuriş’in (kendi ifadesiyle Alihan Kureyşi) liderliğinde başlayan yeni dönem, geleneksel hizmet anlayışından ziyade, "FETÖ vari" olarak nitelendirilen agresif bir ticari faaliyet modeline dönüştü.
Buradaki en büyük çelişki tam da burada başlıyor: Dini bir topluluğun varlık sebebi, dünyevi ticaretin bir kaldıracı haline nasıl getirilebilir?
Dini öğretecek, nesillere haramı-helali belletecek bir yapının, bugün ticari faaliyetlerin, lobi faaliyetlerinin ve güç odaklı stratejilerin merkez üssüne dönüşmesi; "Amacımız dine hizmet etmekti, ne oldu da bu noktaya savrulduk?" sorusunu haklı kılıyor.
İşin en acı tarafı bu dönüşümün sessiz tanıklarıdır. Bugün cemaatin pek çok unsuru, "Aman bana bir şey olmasın", "Sessiz kalayım da sistemin dışında kalmayayım" refleksiyle, yani konjonktürel bir teslimiyetle hareket ediyor. "Gelene ağam, gidene paşam" mantığı, sadece ticari değil, ahlaki bir çöküşü de beraberinde getiriyor.
Bir toplumu inşa eden o toplumun inanç dünyasıdır.
Eğer inanç dünyası, dünyevi hırslara ve ticari menfaatlere feda edilirse, geriye sadece içi boşalmış bir tabela kalır. Bugün sorulması gereken soru, yapıların içindeki lider değişimlerinden öte; "Biz bu yola neden çıkmıştık?" sorusunun samimiyetle cevaplanmasıdır.
Allah doğru yoldan, samimiyetten ve hakikatten ayırmasın. Zira yollar, rehberler ve tabelalar değişse de hakikat sabit kalır; güneş balçıkla sıvanmaz. Ancak mesele sadece hakikatin baki kalması değil, o hakikate gölge düşürenlerin karşısında vicdanların ne kadar dürüst kalabildiğidir.
Bugün, çıkarları uğruna hakikati eğip bükenler karşısında sessizliğe bürünenler, yarın bu tarihi ve vicdani dönüşümün hesabı sorulduğunda o ağır yükün altından nasıl kalkacaklar? Hangi mazeret, hangi konjonktürel korku, ilahi ve insani bir sorumluluğun üzerini örtmeye yetecek?
Bu derin sessizlik sadece bir korkunun ya da geçici bir şaşkınlığın eseri mi yoksa değerlerin günden güne eridiği sessiz bir tükenişin, hatta bu gidişata ortak olmanın örtülü bir onayı mı? Tarih, susanların da en az yanlış yapanlar kadar suçlu olduğunu yazdı. Bugün de yazmaya devam ediyor. Zaman, her sırrın sahibine teslim edildiği, her perdenin aralanıp hakikatin tüm çıplaklığıyla gözler önüne serileceği o mukadder anı sabırla ve inatla bekliyor.
O perde kalktığında, geride kalanların yüzlerindeki maskeler çoktan erimiş olacak.