HUKUK İHANETİN SIĞINAĞI OLAMAZ

Abone Ol

Tayvan’dan gelen bir haber, modern hukukun bireysel hakları koruma gayreti ile aile kurumunu koruma sorumluluğu arasındaki dengenin ne kadar hassas olduğunu çarpıcı biçimde gösteriyor.

Bir adam, eşinin kendisini aldattığını evindeki robot süpürgenin kamerası aracılığıyla ortaya çıkarıyor. Görüntüyü mahkemeye sunuyor, sadakatsizliği ispatlıyor ve tazminat kazanıyor.

Sonra ne oluyor?

Bu defa kendisi, özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılıyor.

Hukukçu gözüyle bakıldığında insan ister istemez soruyor:

Bir hukuk düzeni aynı insana “Evet, eşin sana karşı sadakat yükümlülüğünü ihlal etmiş, mağdursun” dedikten sonra, bu ihlali ortaya koyduğu için “Şimdi de sen hapse gir” diyorsa burada tartışılması gereken ciddi bir ölçülülük problemi yok mudur?

Vardır.

Hem de fazlasıyla vardır.

ÖZEL HAYAT HAKKI, HUKUKA AYKIRILIĞIN DOKUNULMAZLIK ZIRHI DEĞİLDİR

Öncelikle açık konuşalım.

Özel hayatın gizliliği temel bir insan hakkıdır.

Evlenmek, insanın bütün mahremiyetini eşine teslim etmesi anlamına gelmez. Hiçbir eş diğerini yirmi dört saat takip etme, gizlice görüntüleme, telefonunu dinleme veya hayatını sürekli gözetim altında tutma hakkına sahip değildir.

Fakat buradan hareketle özel hayat hakkını mutlaklaştırmak da başka bir hukuk yanılgısıdır.

Temel haklar, başkasına karşı üstlenilmiş hukuki yükümlülükleri gizlice ihlal etmenin sığınağı hâline getirilemez.

Evlilik hukukunun eşlere yüklediği sadakat borcunun gerçek bir hukuki anlamı varsa, bu yükümlülüğün ihlal edildiğini makul ve ölçülü yollarla ortaya koyabilmenin de hukuki bir karşılığı olmak zorundadır.

Aksi hâlde hukuk kişiye şöyle demiş olur:

“Eşinin sana karşı sadakat yükümlülüğü vardır. İhlal edilirse hakkını arayabilirsin. Ancak ihlali ispatlamak için delil elde edemezsin.”

Böyle bir hukuk mantığı kendi kuyruğunu ısıran yılan gibidir.

Çünkü ispat edilemeyen hakkın pratik hayatta ne kadar korunabildiği tartışmalıdır.

AİLE, HUKUKUN ÜVEY EVLADI DEĞİLDİR

Bugün bazı hukuk tartışmalarında ciddi bir kavramsal dengesizlik görüyorum.

“Birey” denildiğinde akan sular duruyor.

“Mahremiyet” denildiğinde bütün diğer değerler ikinci plana itiliyor.

“Özel hayat” denildiğinde tartışmanın bittiği zannediliyor.

Oysa insan hakları hukuku yalnızca özel hayatı değil, aile hayatını da korur.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi aileyi toplumun doğal ve temel birimi kabul eder.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesi dahi “özel hayat” ile “aile hayatını” aynı koruma alanında zikreder.

Çünkü insan yalnız yaşayan atomize bir varlık değildir.

İnsan ailesiyle, çocuklarıyla, sorumluluklarıyla, sadakat ilişkileriyle ve toplumsal bağlarıyla insandır.

Evlilik ise herhangi iki insanın aynı evi paylaşmasından ibaret değildir.

Evlilik bir güven ilişkisidir.

Bir sadakat ilişkisidir.

Bir dayanışma ilişkisidir.

Ve nihayetinde toplumun en temel kurumu olan ailenin hukuki temelidir.

Hukuk bunu görmezden gelemez.

AİHM'İN ÖLÇÜSÜNÜ DOĞRU YERE KOYMAK GEREKİR

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin temel haklar alanındaki yaklaşımında kilit kavramlardan biri ölçülülüktür.

Yani hukuk otomatik hükümlerle hareket etmez.

Somut olayın şartlarına bakar.

Kayıt sistematik biçimde mi yapıldı?

Kişi aylarca gözetlendi mi?

Özel alanına özellikle kamera mı yerleştirildi?

Yoksa mevcut bir cihaz aracılığıyla somut şüphe üzerine bir durum mu tespit edildi?

Kayıt yalnızca ihlali kanıtlayacak kadar mı tutuldu?

Görüntüler internette mi yayımlandı?

İnsanların önüne mi saçıldı?

Yoksa yalnızca hakkını aramak amacıyla mahkemeye mi sunuldu?

Başka ve daha hafif bir yöntemle aynı delilin elde edilmesi mümkün müydü?

Bunların tamamı önemlidir.

Çünkü hukukta her kayıt aynı kayıt değildir.

İntikam amacıyla mahrem görüntüleri internete saçmakla, hakkını aramak için gerekli delili mahkemeye sunmak arasında dağlar kadar fark vardır.

Hukuk bu farkı göremiyorsa sorun vatandaşta değil, hukukun uygulamasındadır.

İHANETE UĞRAYANI İKİNCİ KEZ CEZALANDIRMAYIN

Meseleye bir de insanlık açısından bakalım.

Bir insan hayatını bir başkasıyla birleştiriyor.

Ona güveniyor.

Evini, geleceğini, çocuklarını, ekonomik hayatını ve yıllarını onunla paylaşıyor.

Sonra en temel güven ilişkilerinden biri ihlal ediliyor.

İnsan bunu öğreniyor.

İspatlıyor.

Mahkeme de “Evet, sen haklısın” diyerek tazminata hükmediyor.

Ardından devlet dönüp aynı insana:

“Şimdi de sen hapse gireceksin.”

diyor.

Burada hukuk vicdanının durup düşünmesi gerekir.

Elbette aldatılmış olmak insana sınırsız suç işleme ruhsatı vermez.

Ama ceza hukukunun en ağır araçlarından biri olan hapis cezası uygulanırken de gereklilik ve ölçülülük gözden çıkarılamaz.

Her hukuka aykırılık aynı ağırlıkta değildir.

Her mahremiyet müdahalesi aynı amaçla yapılmaz.

Her delil elde etme yöntemi de aynı kefeye konulamaz.

HUKUKUN GÖREVİ AİLEYİ DE KORUMAKTIR

Burada daha büyük bir mesele var.

Aileyi yalnızca nikâh kıyılırken hatırlayan, aile parçalanırken ise meseleyi tamamen bireysel tercihler toplamı olarak gören bir hukuk anlayışı eksiktir.

Çünkü aile dağıldığında bedeli yalnızca karı ve koca ödemez.

Çocuklar öder.

Nesiller öder.

Toplum öder.

Devlet dahi bunun sosyal ve ekonomik sonuçlarını öder.

Bu nedenle hukuk düzeninin aile kurumunun devamını sağlayan güven, sadakat ve karşılıklı sorumluluk ilkelerine değer vermesi gerekir.

Aileyi korumak, bireyin haklarını yok etmek değildir.

Aksine yapılması gereken bireysel haklarla aile kurumunun korunması arasında makul denge kurmaktır.

ADALET İKİ UÇ ARASINDAKİ DENGEDİR

Benim ölçüm son derece açıktır:

Eşini sürekli takip etmek hukuk değildir.

Yatak odasına gizli kamera yerleştirmek hukuk değildir.

Mahrem görüntüleri yayımlamak hukuk değildir.

İntikam için insanın özel hayatını teşhir etmek hiç değildir.

Ama diğer taraftan;

“Özel hayatım” diyerek evlilik hukukundan doğan yükümlülüklerin ihlalini mutlak dokunulmazlık alanına taşımak da hukuk değildir.

İşte hâkimin görevi burada başlar.

Somut olaya bakacaktır.

Amaç ile araç arasındaki dengeye bakacaktır.

Başka delil elde etme imkânına bakacaktır.

Kaydın kapsamına bakacaktır.

Kullanıldığı yere bakacaktır.

Ve en önemlisi, uygulanacak yaptırımın gerçekten gerekli ve ölçülü olup olmadığına bakacaktır.

Çünkü hukuk matematik formülü değildir.

Adalet, birbirine çarpan haklar arasında hakkaniyetli denge kurabilme sanatıdır.

Tayvan’daki bu olay bize geleceğin hukukunun karşılaşacağı çok daha büyük bir problemi de gösteriyor.

Bugün robot süpürge.

Yarın akıllı saat.

Öbür gün otomobil kamerası.

Sonra evdeki yapay zekâ sistemleri, akıllı gözlükler, sesli asistanlar ve hayatımızın her anını kaydedebilen yüzlerce cihaz...

Teknoloji geliştikçe mahremiyet ile ispat hakkının çatışması daha da büyüyecek.

Bu nedenle hukuk şimdiden sağlam bir ilke ortaya koymalıdır:

Mahremiyet korunmalıdır; fakat mahremiyet hukuka aykırı davranışların dokunulmazlık zırhına dönüştürülmemelidir.

Ve hepsinden önemlisi:

Hukuk ihaneti koruyan bir sığınak olamaz.

Aynı şekilde ihanet gerekçesiyle sınırsız gözetlemeye de izin veremez.

Hukukun görevi bunlardan birini yok etmek değil; insanı, evliliği, aileyi, mahremiyeti ve adaleti birlikte koruyabilecek dengeyi kurmaktır.

Çünkü güçlü toplum güçlü aileden doğar.

Güçlü aile güven üzerine kurulur.

Güvenin hukuki karşılığı ise yalnızca hak değil, aynı zamanda sorumluluk ve sadakattir.