İBB’DE “SİSTEM” İDDİASI: YOLSUZLUKLA MÜCADELEDE GERİ ADIM OLMAMALI

Abone Ol

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturmalar uzun süredir Türkiye’nin en önemli adli gündemlerinden biri. Ancak Eyüp Subaşı’nın mahkeme huzurunda verdiği ve daha önceki etkin pişmanlık ifadelerinin arkasında olduğunu belirterek doğruladığı beyanlar, tartışmayı tek tek kişiler hakkındaki suçlamaların çok daha ötesine taşıyor.

Çünkü Subaşı’nın anlattığı şey münferit bir usulsüzlük iddiası değil.

Onun kullandığı kelimeyle bir “Sistem.”

Ve eğer yargılama sonunda bu anlatımlar delillerle doğrulanırsa, karşımızda yalnızca birkaç kişinin kişisel menfaat sağladığı olaylardan değil; belediyeyle iş yapmak isteyen şirketlerin önüne şartlar konulduğu, ticari alanların belirli şirketlere yönlendirildiği, para ve pay taleplerinin gündeme geldiği ve belediyenin idari gücünün bu düzenin devamında araç olarak kullanıldığı iddia edilen çok daha ağır bir yapıdan söz ediyor olacağız.

“SİSTEM MÜSAADE ETMEDİĞİNDE İŞ YAPAMIYORSUNUZ”

Subaşı’nın mahkemede söylediği en çarpıcı cümlelerden biri aslında bütün dosyanın neden bu kadar önemli olduğunu anlatıyor:

“Sistem müsaade etmediği müddetçe iş yapamaz hale geliyorsunuz.”

Bir iş insanının belediyeyle ticari ilişki kurabilmesinin ön koşulu hukuka, ihaleye, sözleşmeye ve kamu yararına uygunluk olmalıdır.

Herhangi bir kişinin onayı, herhangi bir grubun rızası veya herhangi bir gayriresmî yapının taleplerini yerine getirmek değildir.

Subaşı’nın anlatımı doğruysa, tam da bu sınırın ortadan kalktığı iddia ediliyor.

Üstelik iddialar yalnızca sözlü baskıyla sınırlı değil. Reklam alanlarının devredilmek istenmesinden milyonlarca liralık para taleplerine, 47 milyon liralık ecrimisilden belirli şirketlere yönlendirildiği ileri sürülen işlere kadar birbirini tamamlayan çok sayıda olay mahkeme tutanaklarına yansıyor.

Bu nedenle yapılması gereken, meseleyi siyasi sloganların arasında boğmak değil; iddiaların para hareketleri, şirket kayıtları, faturalar, ihale ve sözleşmeler, HTS kayıtları, dijital materyaller ve diğer maddi delillerle sonuna kadar araştırılmasıdır.

KAMU GÜCÜ KİMSENİN TİCARİ BASKI ARACI OLAMAZ

Dosyadaki en önemli iddialardan biri de belediyenin sahip olduğu idari gücün iş insanları üzerinde baskı oluşturmak amacıyla kullanıldığı yönündeki anlatımlar.

Subaşı, kendi yatırımıyla geliştirdiğini söylediği reklam alanlarını devretmek istemediğinde alanlarının indirildiğini ve şirketine yaklaşık 47 milyon liralık ecrimisil çıkarıldığını anlatıyor.

Bunun yargılama sonunda nasıl değerlendirileceğini elbette mahkeme belirleyecek.

Ancak böyle bir iddianın dahi son derece ciddi olduğu açık.

Çünkü kamu otoritesi vatandaşın ve girişimcinin karşısında bir tehdit değil, hukukun güvencesi olmak zorundadır.

Bir belediyenin yetkileri bir şirketi belirli bir ticari anlaşmaya zorlamak, bir iş insanını belirli kişilerle ortaklığa veya devre mecbur bırakmak için kullanılmışsa bunun adı belediyecilik olamaz.

Bunun hesabının sorulması gerekir.

RESMÎ GÖREVİ OLMAYANLARIN GÜCÜ NEREDEN GELİYORDU?

Subaşı’nın Murat Ongun hakkında verdiği ifade de üzerinde özellikle durulması gereken noktalardan biri.

Savcının sorusu üzerine Ongun’un Kültür AŞ’de resmî görevinin bulunmadığını söyleyen Subaşı, buna rağmen reklam süreçlerini onun yönettiğini ifade ediyor.

İşte soruşturmanın cevaplaması gereken temel sorulardan biri burada ortaya çıkıyor:

Resmî yetkisi bulunmayan kişiler belediye şirketlerinin ticari kararları üzerinde gerçekten etkili olmuşsa, bu yetkiyi kimden ve nereden alıyorlardı?

Kamu yönetiminde yetki ile sorumluluk birbirinden ayrılamaz.

Yetkinin görünmeyen ellerde, sorumluluğun ise resmî makamların üzerinde kaldığı bir yönetim biçimi hukuk devleti açısından kabul edilemez.

“BASKIYLA İFADE VERDİ” SAVUNMASINA MAHKEMEDE CEVAP

Subaşı’nın duruşmadaki bir başka önemli açıklaması ise etkin pişmanlık ifadelerinin nasıl alındığına ilişkin tartışmaya yönelikti.

Diğer sanıkların ailesi üzerinden baskı gördüğü yönündeki iddiaları kendisine doğrudan soruldu.

Cevabı açıktı:

“Hür irademle verdim. Herhangi bir baskıya maruz kalmadım.”

Dahası, daha önce verdiği etkin pişmanlık ifadelerinin arkasında olduğunu mahkeme huzurunda tekrar tekrar söyledi.

Bu durum elbette Subaşı’nın anlattığı her hususun tek başına kesinleşmiş gerçek kabul edilmesi anlamına gelmez. Ceza yargılamasının görevi zaten bu beyanların diğer delillerle örtüşüp örtüşmediğini ortaya çıkarmaktır.

Fakat artık ortada yalnızca soruşturma aşamasında alınmış ve sonradan reddedilmiş bir ifade de bulunmuyor.

İddialar mahkeme huzurunda tekrar edilmiş durumda.

BU OPERASYONLAR NEDEN ÖNEMLİ?

Tam da bu nedenle İBB’ye yönelik soruşturmaları yalnızca günlük siyasi kamplaşmanın penceresinden okumak büyük hata olur.

Konu hangi siyasi parti veya hangi belediye olursa olsun değişmemelidir.

Kamu kaynaklarının kişisel veya örgütlü menfaatler için kullanıldığına ilişkin ciddi emareler varsa savcılık araştırmalı, kolluk delilleri toplamalı ve yeterli şüphe oluştuğunda dosya bağımsız mahkemenin önüne gelmelidir.

Yolsuzlukla mücadele siyasi kimliğe göre yapılırsa adalet olmaz.

Ama siyasi kimlik gerekçe gösterilerek yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesine karşı çıkılırsa da hukuk devleti korunamaz.

İstanbul milyonlarca insanın vergisiyle, emeğiyle ve kamu kaynaklarıyla yönetiliyor. Bu kaynakların nereye gittiğini sormak siyasetin değil, hukukun meselesidir.

“SİSTEM”İN BÜTÜN BAĞLANTILARI ORTAYA ÇIKARILMALI

Eyüp Subaşı’nın mahkemede anlattıkları doğruysa soruşturmanın önünde çok daha büyük bir görev bulunuyor.

Kim kimden para istedi?

Kim kime ödeme yaptı?

Bu ödemelerin karşılığında hangi işler verildi?

Hangi şirketler hangi gerekçelerle tercih edildi?

Reklam alanlarının devrinde kimler rol oynadı?

Belediye bürokrasisinin kararlarıyla gayriresmî talepler arasında bağlantı var mıydı?

Ve hepsinden önemlisi, Subaşı’nın “Sistem” diye tarif ettiği yapı gerçekten var mıydı; varsa sınırları nereye kadar uzanıyordu?

Bu soruların cevabı kişilerden bağımsız olarak ortaya çıkarılmalıdır.

Çünkü kamu kurumlarının içerisinde hukukun dışında işleyen bir düzen kurulmasına izin verilmesi, yalnızca kamu parasının kaybı anlamına gelmez. Devlete ve yerel yönetime duyulan güveni de aşındırır.

YOLSUZLUKLA MÜCADELENİN PARTİSİ OLMAZ

Bugün yapılması gereken soruşturmayı peşinen mahkûm etmek de sanıkları peşinen suçlu ilan etmek de değildir.

Yapılması gereken, hiçbir siyasi unvanın, makamın, belediyenin veya kişinin hukukun denetimi dışında olmadığını savunmaktır.

İBB soruşturmalarının taşıdığı asıl önem de burada yatıyor.

Eğer anlatılan “Sistem” gerçekten kurulmuşsa bütün unsurlarıyla ortaya çıkarılmalıdır.

Haksız kazanç elde eden varsa hesap vermelidir.

Kamu gücünü özel çıkarlar için kullanan varsa bunun karşılığı hukuk içerisinde verilmelidir.

Suçlamaların dayanaksız olduğu ortaya çıkan kişiler varsa onlar da aynı hukuk tarafından aklanmalıdır.

Çünkü adaletin ölçüsü isimler değildir.

Delildir, hukuktur, hesap verebilirliktir.

Milyarlarca liralık kamu kaynaklarının yönetildiği bir kurumda “Sistem müsaade etmediği müddetçe iş yapamaz hale geliyorsunuz” şeklinde bir ifade mahkeme salonunda dile getiriliyorsa, devletin görevi o cümlenin arkasındaki gerçeği sonuna kadar araştırmaktır.

İBB’ye yönelik operasyonların ve yargı sürecinin önemi tam da buradadır.

Kamu gücü kimsenin şahsi nüfuz alanı, belediye bütçesi kimsenin özel kasası, kamu kaynakları da hiçbir yapının paylaşım düzeni değildir.

Varsa böyle bir düzen, ortaya çıkarılması ve hukuk önünde hesabının sorulması demokrasinin değil, demokrasiyi istismar edenlerin karşısında durmaktır.