İki defa öldünüz diyor... Peki kabir nerede?

Abone Ol

Bir kelimeyi görmezden gelirsiniz…

Belki.

Bir cümleyi farklı yorumlarsınız…

Olabilir.

Ama Kur’ân-ı Kerîm’in kendi içinde kurduğu nizama sırtınızı dönebilir misiniz?

Mesele tam da burada başlıyor.

Kabir hayatını inkâr edenler…

Çoğu zaman bir ayete bakıyor.

Muhakkik âlimler ise bütün ayetleri birlikte okuyor.

Çünkü Kur’an parçalanarak değil…

Bir bütün olarak anlaşılır.

Şimdi Mü’min Sûresi’nin önünde duralım.

Hak Teâlâ, inkârcıların kıyamet günü şöyle diyeceklerini haber veriyor:

Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin…

Bir an durun…

Bu cümleyi ağır ağır okuyun.

İki ölüm…

İki diriliş…

Peki nasıl?

Eğer ölüm yalnız dünyadaki ölümse…

İkinci ölüm nedir?

Eğer diriliş yalnız haşirse…

İlk diriliş hangisidir?

İşte asırlardır muhakkik müfessirlerin üzerinde durduğu düğüm tam burasıdır.

Taberî…

Kurtubî…

Beydâvî…

Fahreddin Râzî…

Süyûtî…

İsimler farklı…

Asırlar farklı…

Coğrafyalar farklı…

Fakat vardıkları netice aynı…

Dünyadaki ölümden sonra…

Kabirde sual için bir diriliş…

Sonra ikinci ölüm…

Ardından kıyamet sabahındaki büyük diriliş…

Hiçbiri bu ayeti okuyup:

Burada kabir hayatına dair hiçbir işaret yoktur.

dememiştir.

Şimdi Bakara Sûresi’ne geçelim.

Hak Teâlâ buyuruyor:

Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölü idiniz; size hayat verdi. Sonra sizi öldürecek. Sonra sizi diriltecek. Sonra da O’na döndürüleceksiniz.

Dikkat…

Kur’an,

buyurduktan hemen sonra,

buyuruyor.

İşte muhakkik müfessirler burada duruyor.

Diyorlar ki…

Eğer ilk diriliş doğrudan haşir olsaydı…

Ardından gelen “sonra

Usûl âlimleri buna terâhî der.

Yani iki hadise arasında fasıla…

Bir bekleyiş…

Bir merhale…

İşte bu sebeple Beydâvî de…

Fahreddin Râzî de…

Kur’an’ın bu tertibinden Berzah hayatına istidlal ediyor.

Bu, zoraki bir yorum değildir.

Kur’an’ın nazmını takip etmektir.

Sonra Tâhâ Sûresi geliyor.

Hak Teâlâ buyuruyor:

Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır.

Peki…

Bu dar geçim nedir?

Yalnız dünya mı?

Öyle olsaydı…

Neden Ebû Saîd el-Hudrî…

Abdullah b. Mes’ûd…

Ebû Hüreyre…

Hasan-ı Basrî…

Ve onların nakillerini aktaran Taberî…

Kurtubî…

Beydâvî…

Fahreddin Râzî…

Bu ayetin kabir hayatına da delâlet ettiğini söylemiş olsun?

Bu isimleri peş peşe sıralamak için söylemiyorum.

Şunu göstermek için söylüyorum:

Asırlar boyunca Kur’an’ın önüne oturan muhakkikler…

Aynı ayetlerden aynı istikameti görmüşler.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri meseleyi bambaşka bir pencereden anlatır.

Yanınızda uyuyan bir insan düşünün.

Dışarıdan bakınca sessizdir.

Kımıldamaz.

Fakat rüyasında…

Koşmaktadır.

Savaşmaktadır.

Yaralanmaktadır.

Acı çekmektedir.

Hatta bazen bir yılan tarafından ısırıldığını hisseder.

Sen ise başucunda durur…

Hiçbir şey görmezsin.

Şimdi kalkıp,

diyebilir misin?

Üstad’ın verdiği misal tam da bunun içindir.

Âlem-i Misal’i inkâr etmeyen akıl…

Berzah Âlemi’ni niçin uzak görsün?

Kabir hayatını inkâr etmek…

Aslında kabri inkâr etmek değildir.

Kur’an’ın ayetleri arasındaki irtibatı koparmaktır.

Bir ayeti diğerinden ayırmaktır.

Mutlak olanı alıp mukayyedi terk etmektir.

Nazmı dağıtmaktır.

Hâlbuki Kur’an’ın bir kısmı diğer kısmını açıklar.

Sünnet-i Seniyye o beyanı tafsil eder.

Muhakkik ulema ise bu hakikati asırlar boyunca aynı istikamette izah eder.

Artık tercih…

Delille zan arasında değildir.

Kur’an’ın kurduğu bütünlüğe teslim olmakla, o bütünlüğü parçalamak arasındadır.

Selam ve dua ile…

Fiemanillah.