İSA’YI DA MANŞETE ÇIKARDILAR

Abone Ol

Memlekette her şey var.

Akıl da var.

Ama bazen manşet daha hızlı.

FETÖ kumpası mağduru Mehmet Doğan anlatıyor.

Hulusi Bey’in meşhur sözünü hatırlatıyor:

“Molla cemaatiyle Hazreti İsa Aleyhisselam’ı karşılayacak.”

Bu söz, ne Mehdilik ilanıdır…

Ne de metafizik bir şov.

Bir tevildir.

İsa Aleyhisselam’la ilgili yanlış akideleri tashih edecek, Nur dairesi içinde güçlü bir eserin ortaya çıkacağını ifade eder.

Zira ortalık zaten karışık.

Biri “geldi” diyor.

Biri “Hıristiyanlara gitti” diyor.

Biri “gelmeyecek” diyor.

Biri “şahs-ı manevi” diye işi kapatıyor.

Oysa Üstad açık.

“Bizzat gelecek” diyor.

Tahşiye kumpası mağduru Molla Muhammed Doğan, bu konuda eser telif ettiğini söylüyor.

Yani yanlışları temizlemeye talip.

Ne Mehdi olduğunu iddia ediyor…

Ne de gaipten davetiye bekliyor.

Ama sonra sahneye Risale Haber çıkıyor.

Manşet hazır:

“Ben Mehdi değilim ama İsa’yı ben karşılayacağım.”

Pes.

Bu artık tevil değil.

Bu artık yorum değil.

Bu, okuyucunun aklıyla yapılan açık bir jimnastik.

Bir cümle alınıyor.

Bağlam kesiliyor.

İnanç, sansasyonun altına yatırılıyor.

Sonra da “haber” deniyor.

Sonuç mu?

Tezvirat ayyuka çıkıyor.

Kampanya görünür oluyor.

Ve bir yayın organı, güvenilirliğini kendi eliyle imha ediyor.

İsa Aleyhisselam’ı bile manşete alet ediyorsanız,

sorun akidede değil…

niyettedir.

*

TAHKİKAT TAMAM, AKIL KAYIP

Isparta Müftüsü Muharrem Biçer’i aradım.

Net konu.

Net iddia.

“Vekil imamlarınızdan biri FETÖ propagandası yapıyor” dedim.

İzah ettim.

Anlattım.

Altını çizdim.

“Resmî başvuru yapın” dedi.

Yaptım.

Sonra murakkıp aradı.

Dinledi.

Delil istedim mi? Hayır.

Delil sundum.

Kuvvetli.

Somut.

Net.

Bir süre sonra cevap geldi:

“Tahkikat tamamlandı.”

Güzel.

Peki nasıl tamamlandı?

Cevap yok.

Ne oldu peki?

Hiçbir şey.

Niye?

“Vekil imam.”

Vekilmiş.

Demek ki kınama olmaz.

Demek ki maaş kesintisi olmaz.

Demek ki yaptırım olmaz.

Demek ki propaganda… bir yere kadar.

Ama işten atabiliriz, diyorlar.

Atmadıklarını da söylüyorlar.

Çünkü…

Çünkü vekil.

Bu ülkede kelimeler çok şey çözüyor.

“Vekil” derseniz, her şey yumuşuyor.

Suç bile yumuşuyor.

Propaganda bile pamuk oluyor.

Bir adam FETÖ propagandası yapıyorsa

ve sen ona ana şefkati gösteriyorsan,

orada sorun adamda değildir.

Orada sistem “ninni” söylüyordur.

Tahkikat var.

Sonuç yok.

Delil var.

Yaptırım yok.

Devlet var.

Refleks yok.

Ama rapor tamam.

Bu ülkede bazen gerçekler araştırılmaz.

Uyuşturulur.

*

EPSTEIN DİYE BİR SOYADI YOK ARTIK

Eskiden “Epstein” bir soyadıydı.

Şimdi bir kavram.

Bir insanın adı,

bir çağın utancına dönüşüyorsa,

orada mesele insan değildir.

Sistemdir.

Jeffrey Epstein denilen adam

tek başına bir sapkın değildi.

Olsa bu kadar büyümezdi.

Çünkü bu hikâyede

yalnızca bir fail yok.

Bir çevre var.

Davetler var.

Özel jetler var.

Adalar var.

Kameraların kapandığı anlar var.

Herkes tanışık.

Kimse sorumlu değil.

Belgeler çıkıyor.

İsimler geçiyor.

Cümleler yuvarlanıyor.

“Ben sadece tanıyordum.”

“Bir iki kez karşılaştık.”

“Bağış yapmıştı.”

“Toplantıdaydım ama içeriği bilmiyordum.”

Ne hikmetse

kimse hiçbir şey bilmiyor

ama herkes oradaydı.

Para sadece para değilmiş meğer.

Para, kapı açıyormuş.

Dokunulmazlık sağlıyormuş.

Sessizlik satın alıyormuş.

Ve en ağır kısım…

Masaj denilen istismar.

Asistanlık denilen tuzak.

Aracılık denilen suç ortaklığı.

Birileri getiriyor.

Birileri susuyor.

Birileri bakıp geçiyor.

Sonra adam “intihar etti” deniyor.

Kameralar bozuk.

Gardiyanlar uyuyor.

Zamanlama kusursuz.

Bu kadar tesadüf

ancak bilinçle olur.

Bugün “Epstein” dendiğinde

kimse bir kişiyi sormuyor.

Herkes ağı soruyor.

Kim kiminleydi?

Kim neyi biliyordu?

Kim sustu?

Kim korunuyordu?

O yüzden Epstein artık bir isim değil.

Bir ayna.

Bakan kendini görüyor.

*

DEPREM ALLAH’I NEREDEN SİLDİ?

6 Şubat’ta deprem oldu.

Takvim ilerledi.

Acı eskimedi.

Biz eskidik.

Üçüncü yıla girdik.

Merkez Kahramanmaraş.

En ağır yaralılardan biri Malatya.

Evler yıkıldı.

Şehirler çöktü.

Ama asıl sessiz çöküş başka yerde oldu.

Eskiden deprem olurdu.

“Allah” denirdi.

“Bismillah” denirdi.

Musibet gelince kapı dergâh-ı ilahiye açılırdı.

İnsan önce kendine bakardı.

Şimdi deprem oluyor.

Herkes ekrana bakıyor.

“Uzman ne dedi?”

“Fay hattı nereden geçiyor?”

“Kaç büyüklük?”

“Artçı var mı?”

Her şey var.

Bir tek hesaplaşma yok.

Allah yok.

Sorumluluk yok.

Nefis muhasebesi yok.

İşi tabiat yapıyor artık.

Taş suçlu.

Toprak suçlu.

Levha suçlu.

İnsan masum.

Eskiden “Bu bana ne söylüyor?” denirdi.

Şimdi “Bilim ne diyor?” deniyor.

Bilim konuşuyor.

Kalp susuyor.

Yanlış anlaşılmasın.

Bilim düşmanlığı değil bu.

Ama bilimi ilah yerine koymak, başka bir şey.

Deprem uzmanı yeni müftü.

Rapor yeni fetva.

Harita yeni kader.

Hap ise ortada.

Bu tablo manevî boşluğu gösteriyor.

Ev yapıyoruz.

Ama kalbi onarmıyoruz.

Kolon güçlendiriyoruz.

Ama vicdanı zayıf bırakıyoruz.

Üç yıl geçti.

Moloz kalktı.

Soru duruyor.

Deprem mi bizi sarstı,

yoksa biz çoktan sarsılmış mıydık?

Belki de asıl yıkım,

yerin altında değil,

yerin üstünde oldu.

*

ALLAH’IN KATINDAKİ DEĞERİNİZİ ARTIRIN

2026’dan sonra ne olduysa oldu.

Enflasyon zıpladı.

Altın fırladı.

Borçlar kabardı.

Cebimiz daraldı.

Takvim ilerledi.

Şikâyet çoğaldı.

Herkes aynı cümleyi kuruyor:

“Her şey çok pahalı.”

Doğru.

Ama eksik.

Çünkü mesele sadece fiyat değil.

Kıymet meselesi.

İslam âleminden gelen eski ama sarsıcı bir bakış var.

Büyük âlim Muhammed Yusuf el Kandehlevi şöyle diyor:

İnsanla eşya, Allah katında terazinin iki kefesi gibidir.

İnsanın değeri artarsa, eşyanın değeri düşer.

İnsanın değeri düşerse, eşya pahalanır.

Yani bugün yaşadığımız şey,

sadece ekonomik kriz değil.

İtibar krizi.

İnsan ucuzladı.

Eşya pahalandı.

Helal hafife alındı.

Hırs normalleşti.

Kanaat alaya alındı.

Paylaşma nostalji oldu.

Sonra dövize baktık.

Altına baktık.

Faize baktık.

Ama aynaya bakmadık.

Kandehlevi’nin cümlesi burada sertleşir:

“Allah’ın katındaki değerinizi artırın.”

Nasıl?

İmanla.

Salih amelle.

Adaletle.

Yardımlaşmayla.

Tarih şahittir.

İslam’ın en zengin çağları,

en takvalı yaşanan çağlardır.

En bereketli dönemler,

en çok paylaşan dönemlerdir.

Bugün tablo ters.

Dünya kriz içinde, evet.

Ama krizin en ağır vurduğu yerler neresi?

İslam toprakları.

Tesadüf mü?

Hayır.

Altın niye uçtu?

Çünkü güven yerle bir.

Borç niye arttı?

Çünkü kanaat çöktü.

Eşya pahalı değil aslında.

Biz ucuzladık.

Ve fiyatlar bunu söylüyor.

Selam ve dua ile

Fiemanillah