İstanbul, Halep, Kayseri ve geçmiştekiler

Abone Ol

“Ordumuz için silaha gerek yok. 15 Temmuz’da kimde silah vardı? Yürek lazım bize yürek!..”

Artık telefonların ucunda, televizyonların başında ya da yakınımızdan bir sesle gelecek son dakika haberlerinin, elem olayların yolunu gözler olduk.

Korku dolu anları zihinlerimizin derinlerine taşıyarak her hareketimizde bu korkunun izlerini taşır duruma geldik. Evden eşi olmadan çıkmamaya çalışan ev hanımları, çocuklarını ekmeğe bile göndermeyen anneler, işteyken saatte bir evi arayan kocalar, her olayla karşılaştığında acaba bizimkiler orda mıydı, endişesine kapılan tüm akrabalar… Yani diken üstünde yaşayan oluşan bir “korku toplumu”

Korku toplumu neredeyse bazı insanlara sirayet etmiş bulunmakta. Terör ve katliamı ifade etmekten korkanlar, yanındakine hadi yardım için bir şeyler yapalım, demekten çekinenler, kendini garantiye almaya çalışan ve hatta şehirden/ülkeden kaçanlar, hadi bize şu noktada destek ver, dediğimizde “yüzleşmekten korkup” yardım gücünü açık açık beyan ederek uzak tutan veya bunlardan ziyade hiçbir şey yaşanmıyormuş gibi hayatına devam eden eğlence düşkünü vicdansız ve korkak insanlar! Evet, çok türedi bunlardan. Korkunun verdiği “öğrenilmiş çaresizliğe” bürünerek bir şekilde kendini garantiye altına almaya çalışan ve kendine muhafazakâr görünümü verip modern tavırlar sergileyen elit sahtekarlar!

Kızgınlık içindeyim, seslerini hala birilerinin korkusundan çıkaramayan kişi ve kuruluşlara. Ve sormak istiyorum açıkça; bu korkunun arkasında gizlenip modern açıklamalara dayalı hareket eden bu oluşumlar da acaba yapılan bu katliamlara hizmet etmiş sayılırlar mı? Elinde büyük güç bulundurmasına rağmen bu gücü birlikteliğe ve yardıma kanalize etmeyenler… Uyuyabiliyorlar mıdır acaba, koyduklarında kafalarını yastığa, en rahat şekilde. Giriyor mudur bu süreç uykularına? Kınamak ve lanetlemek üzerine atılan tweetlerden başka bir şey yapmayan insanların kınadıkları başlarına gelir mi acaba? Acıyı dibinde, evinde yahut kalbinde hissettiğinde dank eder mi kafasına? Düşünür mü acaba yaşananları telafi etmek için tweet atmak yetmiyormuş, diye…

Ülkemizdeki terör olayları üzerine yazıyorum. Ama en çok da Halep için. Yapılması gereken onca şey varken geç kalındığı için. Dibimizde olmasına rağmen bizim bu olayı geç fark ettiğimiz için. Korkudan ve umursamazlıktan bir türlü kurtulamadığımız için! Vicdanımızı bastıran “huzur, mutluluk, eğlence” gibi olgulara bu kadar düşkün bir hale geldiğimiz için!

Söyleyebileceğim fazla şey yok. Vakit ağlama yahut konuşma vakti değil. Vakit, birlikteliğe kavuşma, kol kola girme ve en çok da harekete geçme vakti. Ne varsa cebinde az/çok demeden ihtiyacı olana verme vakti. Vakit, organize edip herkesi, öksüz – yetim – kimsesiz insanlara yardım etme vakti. Vakit, gerekirse zorlayarak yanındakini

farkındalığa uyandırma vakti. Vakit, eleştirme, kin kusma, dışlama, fikir çatışması yaşama vakti değil; her gün Müslümanlık için en az 1 sağlam temel adım atma vakti.

Yürek lazım yürek

Hafta içi okul içi münazara yarışmasının moderatörlüğünü yapıyordum. Taraflardan biri teknolojinin yararlarını, diğeri zararlarını paylaşıyordu. Yararlarını paylaşan öğrenci dedi ki, teknoloji gelişmese, bu silahlar gelişmese, Türk ordumuz nasıl koruyacak halkımızı?

Karşı taraftaki öğrenci hiddetle aldı eline mikrofonu: Ordumuz için silaha gerek yok. 15 Temmuz’da kimde silah vardı? Yürek lazım bize yürek!..

Herkes şok, salon alkış kıyamet.

Herkes yardım yapabilir, harekete geçebilir, ülkesi için ve muhtaç insanlar için çalışabilir.

Lakin, yürek lazım yürek…