İnsan fıtratı gereği masum, günahsız olarak yeryüzünü teşrif eder. Masum kelimesi sözlüklerde “suçsuz, günahsız, temiz, saf, lekesiz” olarak tarif edilir. Fıtrat “yaratılış, hilkat, halk, tekvin, insanın yaratılışında var olan hususlar, huy, tıynet, mizaç, maya” kelimeleriyle açıklık kazanır. Müslümanlar, Hıristiyanların aksine insanı doğuştan masum kabul eder. Fıtrat bunu zorunlu kılar; çünkü fıtri olan yaratıcı ile doğrudan ilişkilidir. "Sonra ona (yaratılış) amacına uygun bir şekil verip Kendi ruhundan üfler ve (böylece, ey insanoğlu,) sizi hem işitme ve görme (melekeleri) hem de düşünce ve duygularla donatır, (Buna rağmen) ne kadar da az şükrediyorsunuz!" [Kur’an:32/9]; ve "Ona belirli bir biçim verip de ruhumdan üflediğim zaman onun önünde yere kapanın/secde edin!" [Kuran: 15/29].
İnsan, yaratıcısıyla yaptığı akit gereği iyi olmakla mükelleftir; ancak toplumun bir parçası olmaya ve eğitim süreçlerine katılmaya başladığında “etliye-sütlüye karışmamayı” iyi kabul ederek NÖTR/ETKİSİZ VARLIĞA dönüşür. Bu pasif iyi olma hali insanı, sorumluluk şuurunu kaybetmeye açık hale getirir. Bu iyi olma durumu yükümlü kılındığı kulluk görevlerini yerine getirme olarak da kabul edilebilir. Müslümanlar “yerine getirme” ifadesi üzerine düşünmek zorundadır. Çokça ibadet eden, ancak yaşantılarıyla müspet anlamda örneklik teşkil etmeyen, kendisinin inandığı “iyi olma ve iyi hali” gereği etrafını inşa etmeyen/edemeyen insan, neye göre “iyidir”? Kuran iyi insanı nebi uyarışıyla sorumlu kılar. "Sen ey (yalnızlığına) bürünmüş olan! Kalk ve uyar!" [Kur’an: 74/1-2]. Dosdoğru, merhamet, adalet, meşveret ve kul hakkına girmeyerek örnek ol ki toplumu aktif iyiye yöneltmede biricik olasın. Eğer böyle değilsen, etrafında olup-bitenlere bigâne isen “sorumluluk şuurundan (tahkikli iman)” uzak, amelleriniz ile yaşantınız arasına bariyer örerek uyumsuzluğa zemin hazırlıyorsun anlamına gelir. Bu da "Siz ey imana ermiş olanlar! Niçin bir türlü söylüyor, başka türlü yapıyorsunuz; yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah nazarında en tiksinti verici şeydir!" [Kuran: 61/2-3] şeklinde karşılık bulur.
Müslümanlar, kurucu metin olarak vahiy ile aralarına hicri ikinci asırdan itibaren yoruma dayalı kültürel Müslümanlığı koydular. Müslüman dünya, çağlar çağlara eklemlendikçe kültürel yaşama biçimini “asıl” olarak tercih etmeye, yaşamaya ve tercih ettiği yaşama biçimine muhalif tüm yorumları tekfir etmeye başladı. Bu büyük bir kırılmaydı ve yeniden asla dönme yerine “tecdid/yenileme ve kurtarıcı mesihçilik” gibi hayali kurumlar ve kurtarıcılar ihdas ederek yaygın yorumlara yeni ve yeniden kurucu metinden uzaklaştırıcı anlayışı kuvvetlendirdi. İnsanlar söylenenlere inandı; ancak söylenen ve aktarılanın aslında ne olduğu gittikçe muğlaklaştı ve kültürel dindarlık anlayışları hayatın her alanına hâkim oldu. “Şeyhi olmayan Müslümanların şeyhi şeytandır” sözü destanlaştırılarak yaygınlaştırıldı ve “teneşir tahtasında meyyit olacak insanların çoğalması için” gayretlere cennet ve sırattan zahmetsiz geçiş promosyon olarak kullanıldı.
Yaşadığımız çağda Müslüman dünya ve Müslümanlar; kazanç, tarafsızlık ve özgürlük vadeden seküler dünya görüşü ile tanıştılar. Seküler yaşama biçimi Müslümanları “dünyevî amel”in kıymet ve önemine inandırdı. Dünyevî amele yoğunlaşmak, Müslüman yaşama biçimini esir aldı. Günü beş farklı zaman üzerinden yaşamak ve bu yaşama biçimini ahlâkî duyarlıklarla ikame etmek yerine kimi Müslümanlar bunu en azından üç vakit üzerinden yaşamaya çalışırken önemli bir kısmı da dinin ibadet alanını hayatlarından çıkardı. İbadetleri hayatlarının merkezinde tutanlar da “iki vakit arasında” işledikleri hatalardan dolayı bir sonraki vakitte arınacakları, bu olmazsa iki cuma vakti arasında söyledikleri yalan ve sahtekârlıklardan takip eden cuma ibadetinde temizlenecekleri, iki oruç arasında işlenen günahlardan da kutsal ilan edilen kandillerde bağışlanacakları (…) vaatleriyle ahlâkî sorumluluklarından uzaklaştırıldılar. Hele imkân bulur Haccederlerse “analarından doğdukları gibi” olacaklarına inandırıldılar. Oysa Allah “O Gün bütün insanlar, (geçmiş) fiillerini görmek üzere biri öbüründen ayrılmış olarak ortaya çıkacaklar. Ve kim zerre kadar iyilik yapmışsa, onu(n karşılığını) görecek, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir" [Kur’an:99/6-7-8] diyor.
Ve bütün bunları saf aklı ve kirlenmemiş insani duyarlılığıyla “Afrikalı kabile şefi Kiberenge’nin İstanbul’a ve İslam’a yolculuğu” başlığıyla yapacağınız bir internet aramasında karşılaşacağınız hikâyenin sarsıcı ve çağımız Müslümanlarına net bir ayna tutması ilginçtir. Kara derili insanların yaşadığı kıtaya giderek insan ve Müslüman olarak sorumlu kılındıkları yükümlülükleri yerine getirmeye karar veren Ahmet Kemal Öncü ve Gülbahar Öncü’nün yaşadıkları ve verdikleri mesaj kitaplık çapta uyarıcıdır. Sözü edilen videoda Ahmet Bey, Massai Şefi Kiberenge’nin “Ben Müslüman olduğumda yalan söyleyebilecek miyim? Böyle bir özgürlüğüm var mı?” diye sorduğu soruya “bu ne demek” diye sorduğunda Kiberenge şu can acıtıcı, incitici, yakıcı ve tespiti aktarır: “Afrika’da Müslüman hocalar, Müslüman esnaf, Müslüman tüccarlar yalanlarıyla bilinir.”
Müslüman, seküler akıl çağının nimetleri ve yaşama biçimi karşısında yenilgiyi yaşamaktadır. Müslüman dünyada insanlar, adalet ve hak kavramlarını görmezden gelecek kadar akıllarını birilerine emanet etmiştir. Siyasî vatandaşlık, cemaat ve efendi aidiyeti kimliği ile vahy edilenin yerine birilerinin “kulluk amelini/eylemini” gerçekleştirdiğine inanan ve “teneşirde meyyit” olarak dergâh efendilerinin “dünyalığını ihya ederek/çoğaltarak” cennete ulaşacağını uman; ancak tüm çabasına rağmen iyi bir insaniyete ve ahlâka ulaşamayan, istikameti meçhul bir hayat yaşamaktadır. "Siz ey imana erişenler! Şeytan’ın adımlarını izlemeyin; çünkü, kim ki Şeytan’ın adımlarını izlerse, bilsin ki, o yalnızca çirkin ve iffetsiz olanı, akla ve sağduyuya aykırı olanı emreder. Ve eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı sizden hiç biriniz asla saffetini koruyamaz, arınamazdı. Ama (gerçek şudur ki,) dilediği kimseyi arındıran, temize çıkaran Allah’tır. Çünkü Allah hem her şeyi bilen hem de her şeyi işitendir" [Kuran:24/21].
İbadetlerimiz bizi aktif iyi ve ahlaklı bir Müslümana dönüştürmüyorsa; bizi tanımlayan şeyin anahtarı “Bismillahirrahmanirrahim” yani “rahman ve rahim” olan “esirgeyen, bağışlayan, merhamet eden” değilse; biz hangi dine inanmış ve hangi ahlâkla ahlaklanmışız?