İyi dinle Zweig

Abone Ol

İstanbul’un fethi ve aynı zamanda Bizans’ın tarih sahnesinden silinişi yalnızca Türk ve Müslüman tarihi açısından değil Avrupa ve hatta dünya, bununla beraber Hıristiyanlık tarihi için de son derece önemli bir olaydır. Fetihle bizim açımızdan Orta Çağ kapanmış Yeni Çağ başlamıştır. Bu hususta Batılı tarihçilerin bir kısmı Coğrafi Keşifler’i, bir kısmı da Rönesans’ı dikkate almaktadır. Bizans’ın yıkılışı ağır gelmiş olmalı.

“Bizans’ın Düşüşü: Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u Fethi”, Stefan Zweig’ın “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” kitabının içinde yer alan bir bölüm. Ayrıca bir kitap olarak da basılan kitap İstanbul’un fethinin karşı tarafça nasıl karşılandığını göstermesi bakımından dikkate değer. Bizler bu kutlu zafere kendi açımızdan yeterince bakmış olmalıyız. Biraz da kaybedenlerin neler düşündüğünü öğrenmek istemez miyiz? Galip gelmek bazen bunu zorunlu kılar. Yoksa zaferin sevincini yaşayamazsınız. Tüm sevinçler karşı tarafın hisleri tahmin edilerek daha fazla yaşanır çünkü. Aynı durumda olmamanın verdiği sevinç de cabası. İşte bu kitap bu duyguları bizlere yaşatmaya aday.

Yazarın anlattığı gibi değil

Yazar, tehlikenin Mehmed’in tahta çıkmasıyla başladığını söylüyor. Çünkü en iyi eğitimleri almış bu şehzade kendisinden önce sultanlık yapmış tüm isimlerden daha hırslıydı ve İstanbul’u almayı hepsinden daha fazla istiyordu. İstanbul imparatorluk hayallerinin de dönüm noktası olabilecek koskoca bir şehir ve Kutsal Roma’nın son temsilcisiydi. Şüphesiz olası bir fetihle manevi yıkım düşmanlar için onulmaz yaralara sebebiyet verecekti. Fatih bunu da biliyordu. Fakat 1451 şartları yazarın anlattığı gibi değildi. Sultan Murad son derece güçlü ve dirayetli bir sultandı. Onun vefatıyla tahta oturan Mehmed’in daha baş edilebilir ve hatta zayıf bir sultan olacağı düşünülüyordu. Stefan Zweig için konuşmak kolay. Tehlikeyi yüzyıllar sonrasından görmüş olmak herhalde bir ileri görüşlülük sayılamaz.

Fethe giden yolda Türklerin sağladığı birliği Haçlı cenahı da sağlamak zorundaydı. İşte Ortodoks Bizans ile Roma’nın Katolikleri bu sebepten bir araya geldi. Türk korkusunun nasıl bir korku olduğunu buradan anlamak mümkün. Hiçbir zaman bir araya gelmeyecek gruplar Türk tehlikesine karşı önlemler almak durumundaydılar. Fethin işaretleri yavaş yavaş görülür olmuştu. Boğazdan geçen gemiler Türkler tarafından durdurulmaya başlanmış, İstanbul dört bir yandan kuşatma altına alınmıştı. Fakat yaklaşan kaçınılmaz sona karşı bir şeyler yapılmalıydı. İşte imparator Konstantin’in Roma’ya yaptığı kiliseleri birleştirme fikri bu korku motivasyonuyladır. Bu hususta belirli bir mutabakat sağlanmış olsa da içeride bu işten çok da hoşlanmayan birileri vardı. Grandük Notaras’a atfedilen “Şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim” sözü her şeyi açıklıyor aslında. Onu bu duyguya yönlendiren IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinlerce istila edilmesi ve hunharca yağmalanması idi. Fakat o da bu birleşmeye kerhen de olsa rıza göstermek zorunda kalmıştır. Bunu salt Latin düşmanlığıyla açıklamak doğru olmaz. Osmanlı idaresinin insancıl ve Batı dünyasının çok çok sonra ancak teorisini kabul ettiği insan merkezli ve hoşgörülü yönetim anlayışı onu bu fikre yönlendirmiştir. Avrupa bilhassa mezhep aristokrasisinin ve bu aidiyete bağlı olarak yapılan zulümlerin odağında kıvranıp durmuştur. Bu hiç sonlanmamış bir meseledir. Sadece aktörlerin yeri değişmekte ve ayrım bazen mezhep, bazen ırk, bazen renk ve bazen de din üzerinde uygulanmaktadır.

Zweig, iki inancın birleşmesini Doğu ile Batı’nın birleşmesi olarak görüyor. Herhalde Doğu da bizim Batı da bizim demenin bir başka çeşidi bu olsa gerek. Ayrıca yazar bu birleşmeyi tek çare olarak gördüğünü ve olması gereken ve hatta geç bile kalınmış bir bütünleşme olduğunu söylüyor. Ama korkuları da beraberinde geliyor ve bu kırılgan birliktelik içerideki tepişmelere daha fazla dayanamıyor, ortadan yarılıyor. Bunun neticesi Konstantin’in kendisine söz verilen yardımları alamaması ve ancak birkaç kadırga ve birkaç yüz askerle yetinmek zorunda bırakılması olacaktır. Elbette ki tüm bu olumsuzluklar bu kutlu fethi ve mucizevî zaferi küçültmek için kullanılamaz. İstanbul her zaman için alınması güç savunulması nispeten daha kolay bir yer olmuştur.

Cehennem toplarıyla cennete

Mehmed Han, devlet adamlığının gereği olarak gerek fetih sırasında gerekse de sonrasında kendisine yönelik bir tehdit oluşmaması için hem Macarlarla hem Sırplarla hem de Venedik ve Cenevizlilerle babasının imzaladığı saldırmazlık antlaşmasını devam ettirmiştir. Bu arada yine babası zamanından kalan Konstantin ile de antlaşması mevcut. Stefan Zweig, bu antlaşmanın bozulmasını Fatih Sultan Mehmed’e bağlıyor. Hatta edilmiş yemine rağmen Mehmed’in ikiyüzlü bir tavır sergilediğini söyleme cesaretini gösteriyor. İşte meselelere tek taraflı ve at gözlüğüyle bakarsanız tarihi olayları zamanın ruhuna göre okumayı beceremeyip bu hallere düşersiniz. Stefan Zweig keşke Hitler korkusundan ölmeden şu basit gerçeklikleri öğrenme ve idrak etme şansı yakalasaydı. Şimdi beni iyi dinle Zweig: Öncelikle Fatih içeride kendi sultanlığını yetersiz gören ve her yönüyle bir tehdit unsuru haline gelmiş Karamanoğlu tehlikesiyle mücadele etmek zorundaydı. Bunu gören Bizans, bir süredir elinde bulunan Orhan’ın fidye tutarını iki katına çıkarmayı talep etti ve aksi takdirde babası tarafından akrabalığı bulunan Orhan’ın Osmanlı tahtında hak sahibi olacağını beyan etti. Sene 1451’dir. Yani Fatih’in tahta çıktığı sene. Bu andan itibaren fetih hazırlıklarının başladığını söyleyebiliriz. Yani hadise senin her şeyi birbirine karıştırıp anlattığın gibi olmadı.

Dışarıdan Bizans'a bakıldığında çok güçlü surlarla çevrili olduğu görülür. Daha evvel Araplar, Türkler ve başkaları da burayı çok istemesine rağmen fetih bir türlü gerçekleşmedi. Şehir bu süreçte tabii ki yıprandı ama asıl yıpranış Haçlı seferleri sırasında oldu. Yazar nedense bundan pek bahsetmiyor. Özellikle IV. Haçlı Seferi’nde şehir yağmalanmış, tarumar edilmiştir. Bu sağlam surlar hem içeriye güven veriyor hem de dışarıdakilere farklı plan ve projeler hazırlama mecburiyeti getiriyordu. Fatih biliyordu ki kendisinden önce defalarca kuşatılmış fakat hiçbirinde alınamamış bu şehrin hususiyetleri çok farklı ve ona göre hazırlık yapmak gerekiyordu. İşte bu antlaşmalar, Rumeli Hisarı inşa etmeler bu yüzden. Bir de bu kalın surlara bir çare bulmak lazımdı. Bu noktada Macar asıllı Urban tabir yerindeyse transfer edilip bünyeye katılır. Urban, Urbs ya da Orbs deniliyor- küskün bir dökümcü. Döktüğü o ölümcül cehennem toplarıyla fetihte çok önemli rol oynayacak ve İstanbul’u cennetle tanıştıranlardan biri olacaktır. Şüphesiz ki o cennete nail olmak İslâm’ın nuruyla şereflenmekten başka bir şey değildir. O ana kadar bu surlar sayesinde ayakta durabilen şehir artık işini çok daha ciddiye alan bir fatih tarafından tehdit edilmekteydi ve surların delinebileceği ve aşılabileceği psikolojisi tüm şehri ve Bizans’ı sarmıştı. Türk tarafı ise fethe günbegün daha fazla inanmaktaydı.

Vizyonu Türkleri Orta Asya steplerine göndermek

Yazar genel olarak birlik olmanın, bütün olmanın önemine vurgu yapıyor. Bazı hallerde Doğu ile Batı arasında devam eden savaş iyi ile kötünün savaşına dönüşüyor. Stefan Zweig oyunu Batı’dan yana kullanarak Bizans’ın düşüşünü gözyaşları içinde anıyor. Ona göre Bizans’ın bu kez de kurtuluşu Türklerin ve Müslüman dünyasının ait olduğu yere gönderilmesi için bir fırsat olabilirdi. Görüldüğü gibi Zweig’ın da medeniyet fikri ve tasavvuru Batı dünyasının hep bir elden Doğuluları kendilerine ait olmayan yerden uzaklaştırma vizyonuyla paralellik arz ediyor. Bu nedenle tüm kitap boyunca yazarın şart ekine bağlı olarak türlü türlü hayıflanmalarına şahitlik ediyoruz. Bir türlü gelmeyen yardımlar Zweig’ın tabiriyle Bizans’ı kaderine terk etmiştir. Bunu fırsat bilen Türkler ise karalardan gemiler yürüterek ve şehri dört bir yandan kuşatarak kimsenin nefes almasına izin vermeden zafere koşmuştur. Yazar belli yerlerde Fatih Sultan Mehmed’in üstün komutanlık dehasını, yönetim kabiliyetini ve kazanma arzusunu takdir ediyor ama başarıları gölgelemeyi de ihmal etmiyor. Bizim açımızdan bu fetih Peygamber Efendimiz’in Hadis-i Şerifi’nde bahsettiği kumandanını bekliyordu sadece. Yani fetih kaçınılmazdı. Muhakkak gelmeyen yardımlar, eksik askeri teçhizat, öngörülemeyen planlar, kötü taktikler ve hücumlara verilemeyen karşılıklar da etken ama en büyük etken Türklerin ve dolayısıyla Müslümanların bu fethi Fatih Sultan Mehmed özelinde ısrarla istemesidir.

Kerkoporta uydurmasına sarıl fethi küçümse

Yazarın kitabın sonunda bir sebepten açık unutulan! Kerkoporta kapısı denilen ve yayaların şehre girip çıkmakta kullandıkları bu kapıdan Osmanlı askerlerinin girdiği iddiası çok eskilere dayanmaktadır. Zweig, Bizans tarihçisi Dukas’ın uydurması bu olayı derhal satın almış ve neredeyse bu kapı açık unutulmasaydı fetih gerçekleşmeyecekti demeye getirmiştir. İstanbul’un fethini kendi kurgularına benzetmemesi daha doğru olurdu. Üstelik bunu doğrulayacak hiçbir veri yok elimizde. İstanbul’un elden çıkışını, Bizans’ın düşüşünü, kutsal haçın yerlere çalınışını küçücük bir kapıya bağlamak tarihsel değil politiktir. Nitekim tarihçilerimizin tamamı bu konuda Batılı tarihçilerden ayrı düşünmektedir. Bu yaklaşım fethi küçümsemekle beraber iki taraftan bu uğurda ölen binlerce insana da büyük saygısızlıktır. Başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere askerlerinin kahramanlıklarını da göz ardı etmek doğru olmayacaktır. Ayrıca çağ açıp çağ kapatmak insanüstü enerji ve motivasyon gerektirmez mi?

İşin bir de Ayasofya boyutu var. Bu kutsal mabet türlü türlü belalardan kendisini korumayı başarmıştır. Fakat şimdi şehrin surlarını hiç olmadığı kadar sarsan Türklerin tehdidi altındadır. Yazar bunun için de duyarsız müttefiklere sitem ediyor. Hiç olmazsa Ayasofya için, din için gelin diyor. Fethin sembolü olan Ayasofya Camii’ni yaklaşık beş yüz sene sonra kendi ellerimizle müzeye dönüştürdük. Bu da belki Batı dünyası için küçük fetih olarak tanımlanabilir.