Bazı anlar vardır; kalabalıklar, kürsüler, alkışlar geri çekilir…
Ortada sadece hakikat kalır.
Şişli’de yapılan o toplantıda yaşanan tam olarak buydu.
MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter, şiddet sonucu evladını kaybetmiş bir anneye—Yasemin Minguzzi’ye—plaket takdim etti.
Bu sahne, bir protokol gereği değildi.
Bu sahne, siyasetin vicdanla temas ettiği nadir anlardandı.
KONUŞMAK KOLAYDIR.. ACININ YANINDA DURMAK ZOR..
Türkiye’de şiddet çok konuşulur.
Paneli yapılır, raporu yazılır, istatistiği açıklanır.
Ama çoğu zaman acının sahibi görünmez olur.
İzzet Ulvi Yönter’in yaptığı tam da bu ezberi bozmak oldu.
Bir annenin acısını, rakamların ve soyut kavramların arasından çekip aldı;
merkeze insanı koydu.
O plaket, “geçmiş olsun” demenin ötesindeydi.
O plaket şu cümlenin vücut bulmuş hâliydi:
“Bu acı sahipsiz değil.”
Hazırlanan eser—“Bireysel ve Toplumsal Şiddetle Mücadele: Tespitler, Tedbirler, Teklifler”—ciddi, kapsamlı ve akademik bir çalışmaydı.
Ama Yönter’in farkı şuradaydı:
Şiddeti sadece analiz etmedi, onunla yüzleşti.
“Şiddet bir insan hakkı ihlalidir” cümlesi,
o gün bir konferans notu olarak kalmadı.
Bir annenin gözyaşıyla temas etti.
İşte o anda anlam kazandı.
Bu, siyasette sık rastlanan bir refleks değildir.
Bu, sorumluluk alan bir devlet aklıdır.
Birçok siyasetçi kalabalıklara konuşur.
İzzet Ulvi Yönter ise o gün bir anneye konuştu.
Ve belki de asıl mesajı kimseye yüksek sesle vermedi:
- Şiddetle mücadele, sadece kanun maddesi değildir
- Toplum, mağdurun adını unuttuğu an çürümeye başlar
- Devlet ciddiyeti, acıyı görmezden gelmek değil, ona sahip çıkmaktır
Bu tavır, günü kurtarmaya dönük değildir.
Bu tavır, toplumsal hafızayı diri tutma iradesidir.
Yasemin Minguzzi’ye verilen plaket,
bir teşekkür değil; bir sözleşmeydi.
“Bu mesele burada bitmeyecek” diyen sessiz bir sözleşme…
İzzet Ulvi Yönter, o gün şunu yaptı:
Şiddetle mücadeleyi kitap sayfalarından çıkarıp
insanın kalbine temas eden bir yere taşıdı.
Ve bazen bir ülkenin en güçlü mesajı,
en yüksek sesle değil,
en doğru kişiye uzatılan bir elle verilir.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
AÇLIK SINIRINA VERİLEN CEVAP
VATAN MİLLET EDEBİYATI OLMAMALIYDI!
Türkiye’de emekli açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verirken, kürsüden yükselen cümle şuydu:
“20 bin TL emekli maaşı diye tepinip duruyorlar…”
Bu sözlerin sahibi, AK Parti’nin yeni transferi Hasan Ufuk Çakır.
Eleştirilere cevabı ekonomiyle değil, vatan–millet edebiyatıyla verdi. Harita çizdi, düşman saydı, namus metaforu yaptı. Ama bir şeyi yapmadı: Emeklinin sofrasına bakmadı.
Mesele çok net:
- En düşük emekli maaşı, asgari ücretin altında
- En düşük emekli maaşı, açlık sınırının altında
Bu tablo karşısında beklenen nedir?
Çözüm, öneri, irade, empati…
Ama Sayın Çakır ne yaptı?
Eleştiriye “İsviçre’de yaşamıyorsun” diyerek karşılık verdi.
Sanki emekli İsviçre maaşı istiyor.
Hayır. Emekli karnını doyurmak istiyor.
İşin en ibretlik tarafı şu:
Bu maaş rakamından kendi partisinin lideri bile memnun değil.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, defalarca bu seviyelerin yeterli olmadığını, imkân oluştuğunda iyileştirme yapılması gerektiğini söyledi.
Cumhur İttifakı’nın en önemli ortağı Devlet Bahçeli de açık açık konuştu:
“Yapılabilecek bir şey varsa yapılmalı.”
Yani devletin zirvesinde “Bu rakam yetmiyor” diyen bir irade varken,
bir milletvekilinin çıkıp emekliye
“Tepinmeyin” demesi neyin nesi?
Emeklinin meselesi dış tehdit değil, iç faturadır.
Elektrik, doğal gaz, pazar filesi, kira…
Namus, sınırdan önce mutfakta korunur.
Devletin itibarı, haritada değil;
emeklinin tabağında başlar.
Siper hikâyesi anlatmak kolaydır.
Zor olan, boş cüzdana çözüm üretmektir.
Bak arkadaş..
Bu sözler sadece emekliyi incitmiyor.
Bu sözler, AK Parti’nin yıllarca inşa ettiği
sosyal adalet ve vicdan siyasetine de zarar veriyor.
AK Parti, emekliyi “tepinmekle” suçlayan bir dilin partisi değildir.
Bu çizgi, ne parti geleneğine uyar
ne de milletin hafızasına.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
TARAF GAZETESİ DEMİŞTİM ALINANLAR OLMUŞ..
ŞİMDİ KAPSAMI GENİŞLETİYORUM!
“Yolu Taraf’tan geçen herkese şüpheyle bakarım” dedim.
Alınanlar olmuş.
“Efendim, nedamet getirenler varmış.”
“Efendim, bilmeden gitmişler.”
“Efendim, gençlik hatasıymış.”
Geçiniz.
Bu ülkede bilmeden gidilen yerlerle, bilerek hizmet edilen merkezler arasındaki farkı ayırt edecek kadar tecrübe var artık. Ve şimdi, kapsamı genişletiyorum:
Yolu Bugün Gazetesi, Bugün TV, Kanal Türk, Zaman Gazetesi, Samanyolu Haber ve Cihan Haber Ajansı’ndan geçen herkese şüpheyle bakarım.
Altını çizerek söylüyorum: Herkese.
Bu yapılar sıradan medya organları değildi.
Birer algı üretim merkeziydi.
Manşetleriyle yargıyı dizayn eden,
haber diliyle orduya pusu kuran,
“gazetecilik” kisvesi altında psikolojik harp yürüten yapılardı.
Bu kadar açık bir hatta,
bu kadar sistematik bir yapıda,
“Ben bilmiyordum” demek;
ya aklımızla alaydır
ya da hafızamıza hakarettir.
Çünkü bu yapılarda:
- Tesadüfen yükselme yoktu
- Liyakat masalı yoktu
- Gazetecilik refleksi yoktu
Orada olanlar ya seçilmişti
ya uyum sağlamıştı
ya da susarak ortak olmuştu.
Ve unutmayalım:
Bazen suç, yazdığın manşette değil;
yazmadığın gerçekte gizlidir.
Nedamet Getirmek = Aklanmak Değildir
“Pişmanım” demek,
“Ben kandırıldım” demek,
“Bilmiyordum” demek…
Bunlar insanı cezaevinden çıkarabilir,
ama hafızadan silemez.
Bu ülkede:
- Aynı manşetlerle insanlar içeri atıldı
- Aynı ekranlarda devlet düşman ilan edildi
- Aynı ajanslardan servis edilen yalanlarla toplum zehirlendi
Bugün kimse kusura bakmasın:
Bu enkazın altında masumiyet aramak,
adalet değil, kaçıştır.
BU ARADA..
Ben kimseyi mahkûm etmiyorum.
Ben unutmuyorum.
Ve şunu açıkça söylüyorum:
Bu ülkenin başına gelenlerin bir medya ayağı vardı.
O ayağın üstünden geçenler,
“ama”larla, “fakat”larla, “keşke”lerle
aklanamaz.
Şüphe, bir suç değildir.
Şüphe, bu ülkenin geç öğrenilmiş refleksidir.
Ve evet…
Yolu oradan geçen herkese şüpheyle bakmaya devam edeceğim.