Kaçmak değil, yüzleşmek insanı özgürleştirir

Abone Ol

Is This Thing On? / Sesim Geliyor Mu?

A Star Is Born ile yakaladığı duygusal fırtına ve Maestro’daki teknik mükemmeliyetçilik arayışının ardından, Bradley Cooper’ın yönetmenlik kariyerinin üçüncü halkası olan Is This Thing On? (Sesim Geliyor Mu?) beyazperdedeki yerini aldı. Cooper’ın sinemasal dilini çok daha yalın ama bir o kadar da keskin bir noktaya taşıyan, son derece olgun ve özgün yapım, ayrılma sürecinde olan bir çiftin hikâyesini merkezine alırken, türün alışılagelmiş ağlak tonundan uzaklaşarak izleyiciyi entelektüel ve ruhsal bir hesaplaşmanın ortasına bırakıyor. Yönetmenin, klasik anlatı yapısına sahip önceki filmlerindeki o şaşalı prodüksiyon kaygısı ve Oscar odaklı görkemli atmosfer, yerini burada karakterin nefes alışını bile bir gerilim veya bir hiciv unsuruna dönüştüren, daha diyalog merkezli, daha karakter odaklı ve daha vurucu bir yönetmenlik tercihine bırakıyor.

Is This Thing On?; uzun yıllar süren bir evliliğin sessizce çözülüşünü odaklanan, iki insanın ayrılık sürecinde birbiriyle ve kendileriyle hesaplaşmasını anlatan bir ilişki draması. Artık aynı dili konuşamadıklarını fark eden çift, evlerini, anılarını ve ortak hayatlarını nasıl pay edeceklerini düşünürken, bir yandan da aslında geçmişte nerede kırıldıklarını anlamaya çalışır. Ayrı yaşamaya başladıktan bir süre sonra her ikisi de yeni heyecanlar ve küçük özgürlük alanları keşfeder. Zamanla bu tazelik hissinin sandıkları gibi evliliklerinin baskısından değil, kendi içlerindeki eksiklikten kaynaklandığını fark ederler. Film, çiftin mutsuzluklarının tek sebebinin evlilik olmadığını, asıl meselenin birbirlerine değil, kendilerine yabancılaşmaları olduğunu gösterir. Günlük hayatın sıradan ayrıntıları, küçük kırgınlıklar ve alaycı atışmalar üzerinden ilerleyen hikâye, ayrılığın biriken sessizliklerden doğduğunu ve bazen özgürlüğün, insanın kaçtığı yerde değil yüzleştiği yerde saklı olduğunun altını çizer.

Bradley Cooper ve filmin başrol oyuncusu Will Arnett’ın birlikte kaleme aldığı; Novak çiftinin, birbirine tutunma ile bırakma arasındaki gelgitlerini, oldukça sarkastik ve uzun diyaloglar üzerine inşa eden senaryo; Noah Baumbach’ın mizahi tonundan ve Woody Allen’ın nevrotik ritminden beslenmiş görünüyor. Karakterlerin birbirlerini sözleriyle hırpaladığı, ardından da hızlı bir şekilde teselli bulmaya çalıştığı döngüsel yapı, filmin temposunu bir an bile düşürmüyor. Çiftin tartışmalarındaki iğneleyici cümleler ve söz düelloları, bitmiş bir ilişkinin içindeki sevgi kırıntılarını görünür kılarken; izleyici, karakterlerin en kırılgan ve çaresiz anlarında patlattıkları alaycı kahkahalar veya şakalarla, modern insanın iletişim kuramama sancısına ortak ediliyor. Filmin can damarlarından biri olan mizah, trajedinin üzerine yamanmış bir dış etken gibi değil de acının içinden fışkıran, savunma mekanizması olarak kullanılan bir öğe durumunda. Acıtan, yer yer rahatsız eden ama çok tanıdık bir mizah. Özellikle stand-up sahnelerindeki espriler izleyiciyi güldürürken, aşinalık ve duygudaşlık açısından ironiler de barındırıyor. Bu ton kimileri için fazlasıyla konuşkan ve teatral gelebilir ama film tam da bu kelime oyunları ve söz düelloları üzerinden varlık gösteriyor.

Diyaloglar kadar başat bir unsur da oyuncu performansları. Filmin büyük genelinde Will Arnett’ın yükü sırtladığı açık. Aynı zamanda seslendirme sanatçısı olan, özellikle ‘BoJack Horseman’ ve Lego filmlerindeki ‘Batman’ karakterlerinin sesi olarak bilinen Arnett, oyuncu olarak daha içe dönük ve kırılgan bir performans tercih etmiş. Mizahın arkasına saklanan kırgın ve yorgun bir adam olan ‘Alex’i, sade ama samimi bir şekilde oynayan aktör, özellikle sessiz kaldığı anlarda karakterin pişmanlığını ve yalnızlığını fazlasıyla hissettiriyor. 2019 yılında, ayrılmak üzere olan bir çiftin öyküsünü anlatan Marriage Story’de, olaya dışarıdan bakan manipülatif avukat rolüyle yardımcı rolde Oscar kazanan Laura Dern; yine ayrılık temasını işleyen bir filmin bu kez başrolünde, yıkımın öznesi olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Burada çok daha katmanlı bir performans sergileyen Dern, karakterini ne tamamen mağdur ne de tamamen suçlu olduğu bir noktaya yerleştiriyor. Aksine ‘Tess’ karakterine, hem öfkeli hem kırılgan hem de hala sevgi taşıyan bir kadın olarak hayat veriyor. Filmin en sahici anları, özellikle uzun tartışma sahnelerinde, tonlamaları ve mimikleriyle sahneyi sahiplenen aktrisin susuşlarında, gözlerindeki hüzün ve çaresizlikte saklı. Yönetmenlik ve oyunculuğu aynı anda üstlenen Bradley Cooper ise hikâyenin önüne geçmemeye dikkat ederek, gösterişe kaçmadan, sakin ama etkili bir varlık gösteriyor.

Maestro’daki biçimsel iddianın aksine, bu filmde daha doğal ışık ve daha az gösterişli kadrajlarla ilerleyen Cooper’ın kamerası çoğu zaman oyuncuların yüzünde kalarak, performanslara alan açıyor. Geniş planlara nadiren çıkılan, çoğunlukla dar ve yakın planda kalan kadrajlar, karakterlerin sıkışmışlığını hissettiriyor hem de oyunculukları merkezde tutuyor. Elde kullanım ya da hafif takip planlarıyla sahnenin içinde kalmayı seçen kamera hareketleri de iki insanın arasında geçen filmin doğasını destekler nitelikte. Tercih edilen soğuk renk paleti ve düşük kontrastlı ışık kullanımı, ayrılığın yarattığı ıssızlık atmosferini perçinliyor. Kurgu ritminin zaman zaman gevşediğini söylemek gerek; özellikle filmin orta bölümde tempo biraz düşüyor. Filmde büyük dramatik patlamalar yerine iç mekânlara, kapalı alanlara ve iki kişi arasındaki elektriklenmeye odaklanan yönetmenin yarattığı atmosferde, şehir, sokaklar ve mekânlar fon olarak var ama asla baskın değiller. Esas mesele iki insanın aynı odada birbirine nasıl yabancılaşabildiği. Yaşam alanlarının, karakterlerin zihinsel dünyalarının ve evliliklerinin fiziksel birer uzantısı olduğu görülen, minimal ama gerçekçi bir prodüksiyon tasarımına sahip olan yapımda duvar renkleri, mobilya seçimi ve dağınıklık düzeyi bile karakterlerin ruh halini yansıtıyor. ‘Alex’ ve ‘Tess’in ayrı yaşamaya başladıkları mekânlarda daha steril ve kimliksiz bir hava hakim; bu da onların özgürlük sandıkları şeyin aslında bir geçicilik hissi taşıdığını görsel olarak destekliyor. A Star Is Born’daki gibi müziği dramatik bir yükselme aracı olarak kullanmayan Cooper, dramatik anları büyütmek yerine geri planda kalan, anlatının nefes almasına alan açan müzikleri benimsiyor.

Ezcümle; Is This Thing On?, yönetmen olarak hala bir arayış içinde olduğu hissedilen Bradley Cooper’ın kişisel bir denemesi olarak filmografisindeki yerini alıyor. Yapısal bazı zayıflıklarına rağmen, keskin diyalogları, mizahı ve oyuncu performansları ile öne çıkan yapım elbette bir başyapıt değil ama ayrılığın ironisini, çatışmasını ve kırılganlığını dürüstçe yakalamaya çalışıyor. Finalde, basit bir boşanma komedisi olmadığı anlaşılan film; iki insanın aslında birbirinden değil, kendilerinden kaçtığını fark ettiği, gülümsetirken içe dokunan, sarsıcı, terapi niteliğinde bir yüzleşme hikâyesi.