Mirrors No.3 / Aynalar No.3
Modern Alman sinemasının en istikrarlı ve nevi şahsına münhasır isimlerinden biri, Christian Petzold. 2012 yapımı Barbara ile dikkatleri üzerine çeken yönetmenin; Phoenix (2014), Transit (2018), Undine (2020), Afire (2023) gibi başyapıtları dünya genelinde saygın festivallerde boy göstermiş, gediklisi olduğu Berlinale’de Gümüş Ayı ve FIPRESCI gibi ödüllerle taçlandırılmıştı. Petzold, her filminde sinematik dilini bir adım öteye taşıyarak, melodramı politik ve tarihsel katmanlarla ören usta bir zanaatkâr olarak izleyicinin hafızasına kazınmıştı. Ancak bu hafta vizyona giren ve Cannes Film Festivali'nin Yönetmenlerin On Beş Günü (Directors' Fortnight) bölümünde dünya prömiyerini yapan son filmi Mirrors No.3, yönetmenin bu göz kamaştırıcı grafiğinde radikal bir kırılmaya işaret ediyor. Dram ve psikolojik gerilim türlerinin yüzeyinde gezinirken, aile içi hesaplaşma temasına yaslanan yapım, bu janr kalıplarının gölgesinde, derinleşemeden, bir mizansen denemesinden öteye geçemiyor.
İzleyiciyi şehirden uzakta, izole bir kırsal atmosfere taşıyan Mirrors No.3, geçmişin gölgelerinden kaçmaya çalışırken, kendisini daha fazla sıkışmışlığın içinde bulan genç bir kadın ile onun çevresindeki mikro topluluğun gerilimli ilişkilerine odaklanıyor. Taşranın düz, durağan ve insanı kendi içine döndüren yapısı, karakterlerin bastırılmış duygularıyla birleşerek bir yüzleşme anlatısı kurmayı hedefliyor temelde. Gizemli bir yabancının gelişiyle sarsılan dengeler, aile içi sırların, söylenmemiş sözlerin ve geçmiş hesaplaşmaların su yüzüne çıkmasıyla iyice geriliyor. İlişkilerin merkezindeki bu dinamik, karakterlerin birbirine ayna tuttuğu, filmin adından da anlaşılacağı üzere üçlü -aslında dörtlü- bir yansıma ve kırılma oyununa dönüştürülmek isteniyor.
Ancak bu iddialı girizgâh, ne yazık ki Petzold sinemasından beklenen entelektüel ve duygusal derinliği üretmekten çok uzak. İzleyicinin karşısında, yönetmenin bilinen, incelikli ve katmanlı metinlerinin aksine, daha tahmin edilebilir ve vasat bir senaryo var. Öykü, son dönemde Türk yönetmenlerin de birer kaçış rampası olarak kullandığı, ucuz taşra hikâyelerinin klişelerini tekrarlıyor. Petzold’un, toplumsal bellek, politik kırılmalar veya güçlü psikolojik okumalar yapmaya alışkın olan izleyicisi, filmin hiçbir alt metne izin vermeyen sığlığı karşısında hayal kırıklığı yaşıyor. Temel çatışması o kadar zayıf ki anlatının nereye ve neden aktığı, karakterlerin ne için mücadele ettiği belli değil. Bu damarların hepsini tıkayan filmde karakter gelişimleri de ciddi anlamda problemli; organik bağlardan kopuk ve inandırıcılıktan uzak karakterlerin herhangi bir tekâmülü söz konusu değil. Böylelikle, izleyicide duygusal veya düşünsel bir katarsis yaratamayan yapım, ait olduğu tür için de ne sanatsal bir katkı sunabiliyor ne de kayda değer bir yenilik getirebiliyor. Hikâyedeki mantıksal kusurlar, devamlılık hataları ve tutarsızlıklar bir yana, senaryonun ortaya attığı soru işaretleri de finale doğru tatminkâr bir çözüme ulaşmıyor. Bu anlatı karmaşasına eşlik eden derinliksiz, basit ve işlevsel diyaloglar ise sinema dilini aşağı çekiyor.
Kendi sinemasının taklidine düştüğü hissedilen yönetmenin, her zamanki ağırbaşlı, mesafeli ve entelektüel anlatım tercihleri, bu filmde yerini ritimsiz bir durağanlığa bırakıyor. Tempoyu ayarlama konusundaki yetersizlik, filmin aslında kısa olan süresini olduğundan daha uzun ve yorucu hissettiriyor. Hikâyeyi işlerken özgün bir üslup yakalamak yerine janrın bilindik klişelerine sarılan Petzold, izleyiciyi meraklandırmak veya germektense, merak duygusunu körelten bir reji tercih ediyor. Yönetmenin, imzasını bu kadar silikleştirdiği, sinematik reflekslerini bu denli körelttiği başka bir yapımı olmamıştı.
Bu anlatısal ve yönetimsel zaaflar, oyuncuların performanslarına da doğrudan sirayet etmiş durumda. Çocuk oyuncu olarak adım attığı sinema sektöründe François Ozon’un Frantz filmiyle büyük bir çıkış yakalayan ve son dönemde Petzold’un favori aktrisi olan Paula Beer’ın, bu kez sergilediği performans o kadar soğuk, o kadar mat ve mesafeli ki karakterin içsel karmaşası izleyiciye geçemiyor. Karakterle bağ kurmayı engelleyen bu donukluk, hikâyenin duygusal merkezini de çökertiyor. Alman sinemasının tecrübeli oyuncularından Barbara Auer de yapaylık girdabından kurtulamamış bir görüntü çizerken, bir diğer usta oyuncu Matthias Brandt biraz olsun durumu kurtarmayı başarıyor.
Filmin sinematografisi, atmosfer kurma becerisi, set ve prodüksiyon tasarımı da yönetmenin standartlarının altında. Mekân kullanımı, taşranın doğal hissini vermekte yetersiz kalırken, ses ve müzik kullanımı da anlatıyı beslemek yerine etkisiz unsurlar olarak kalıyor. İster istemez gözler, Petzold’un önceki işlerindeki anlam yaratan ışık oyunlarını, karakterlerin ruhunu okuyan close-up’ları ve tabiatı bir karakter haline getiren açıları arıyor. Fakat bunların hiçbiri perdede yok. Karakterlerin bisikletle yaptığı yolculuklarda bile, izleyicinin kırsal doğayı, coğrafyanın ruhunu gözlemlemesine fırsat tanımıyor; çevreyi ve doğayı resmeden, atmosfere derinlik katacak tek bir geniş plana yer vermiyor. Yani biçim, içeriğin sığlığını kapatamadığı gibi, kendisi de sığlaşıyor.
Türün başarılı örnekleriyle; örneğin Andrey Zvyagintsev’in ya da Cristian Mungiu’nun taşradaki ahlaki ve vicdani çürümeyi, coğrafyanın görkemiyle birleştiren filmleriyle kıyasladığında, Mirrors No.3’ün ne kadar güdük kaldığı ayan beyan ortaya çıkıyor. Bu referans yönetmenlerin imza attıkları yapımlar coğrafyayı ve insan psikolojisini birbirine düğümleyen güçlü bağlar kurarken; Petzold’un filmi ne gerilim unsurlarını doğru dürüst işleyebiliyor ne de dramatik çatışmasını derinleştirebiliyor.
Ezcümle; Mirrors No.3, Christian Petzold filmografisinin en zayıf, en kimliksiz ve en hayal kırıklığı yaratan halkası olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Sürekli olarak sinema dilini yeniden inşa etmeye çalışan bir yönetmenden böylesine sıradan ve güvenli alana hapsolmuş bir iş görmek üzücü. Auteur imzasının tek başına iyi sinema üretmeye yetmediğini hatırlatan talihsiz örneklerden biri olan film, henüz jenerik akarken hafızadan silinmeye başlıyor. Zaten auteur sinemasının en büyük yenilgisi başarısız olmak değil, kendine benzeyememek. Mirrors No.3 de usta bir yönetmenin kendi sinematik dehasına sırtını döndüğü karanlık bir ayna.