Türkiye’de her yıl en çok tartışılan ekonomik başlıklardan biri hiç kuşkusuz asgari ücret. Kağıt üzerinde yapılan zamlarla çalışanların alım gücünün arttığı söyleniyor; fakat halkın mutfağındaki yangın, pazarda ödenen rakamlar, ev kiraları ve faturalar bu söylemi boşa çıkarıyor. Çünkü mesele yalnızca rakamların yükselmesi değil, o rakamların reel değerini koruyup koruyamaması.
Kağıt Üstünde Zam, Gerçekte Eriyen Alım Gücü
Son dönemde yapılan artışlarla asgari ücret rakamsal olarak yükseldi. Ancak enflasyonun hızına yetişemeyen maaş artışları, çalışanların reel gelirini eritti. Asgari ücretin artışı, market raflarına ve fatura kalemlerine çoktan yansımış fiyatları dengeleyemedi. Örneğin, bir önceki yıl 100 liraya doldurulan pazar filesi, bugün aynı ürünlerle 300 lirayı buluyor. Çalışan maaşı iki kat artsa bile harcama kalemleri üç kat artınca, çalışan daha da fakirleşmiş oluyor.
Kira, Elektrik, Doğalgaz: En Büyük Yük
Türkiye’de özellikle büyük şehirlerde kira fiyatları, asgari ücretlinin belini büken en ağır yük. İstanbul’da, Ankara’da ya da İzmir’de ortalama bir kira bedeli, asgari ücretin yarısını hatta bazı bölgelerde tamamını yutuyor. Elektrik, doğalgaz, su faturaları da eklenince geriye yiyecek, ulaşım, eğitim ve sağlık masrafları için neredeyse hiçbir şey kalmıyor. Bu yüzden birçok aile ya borçlanıyor ya da en temel ihtiyaçlarını kısmak zorunda kalıyor.
Avrupa ile Kıyas: Sadece Rakam Değil, Alım Gücü
Kimi çevreler Türkiye’de asgari ücretin Euro veya Dolar bazında bazı ülkelerle kıyaslandığında “yüksek” olduğunu dile getiriyor. Oysa esas kıyaslama yapılması gereken nokta, alım gücü paritesi. Yani maaşla, o ülkede ne kadar ürün ve hizmet satın alınabiliyor? Almanya’da, Fransa’da ya da Polonya’da asgari ücretle çalışan biri kirasını ödeyip mutfak alışverişini rahatça yapabiliyor. Türkiye’de ise asgari ücretlinin maaşı, ayın ortasını bulmadan eriyor.
Toplumsal Yansımalar: Borç, Göç ve Umutsuzluk
Bu ekonomik tablo, toplumda yalnızca cebî bir sıkıntı değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik yaralar da açıyor. Borç batağına saplanan aileler, kredi kartı borçlarını ödeyemedikleri için icra tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Gençler, kendi ülkelerinde alın teriyle geçinemedikleri için umutlarını yurt dışında arıyor. Beyin göçü ve işçi göçü, bu durumun en acı yansımaları.
Çözüm Var mı?
Elbette çözümler var. Ancak bunlar yalnızca seçim öncesi yapılan göstermelik zamlarla sağlanamaz. Öncelikle enflasyonu kontrol altına almak gerekiyor. Çünkü fiyatlar dizginlenmedikçe yapılan her maaş artışı kısa sürede eriyor. İkincisi, vergi adaleti sağlanmalı. Asgari ücretli, aldığı maaşla devlete gelir vergisi ödememeli; büyük şirketlerden alınamayan vergiler çalışanların sırtına yüklenmemeli. Üçüncüsü, üretim ve istihdam politikaları güçlendirilmeli. Yalnızca tüketim ekonomisiyle büyüyen bir ülke, çalışanına refah sağlayamaz.
Adil Paylaşımın Önemi
Çarkı döndüren, sabahın köründe işine giden, fabrikada, atölyede, pazarda, okulda alın teri döken milyonlarca çalışanın hakkı, ülkenin en temel meselesi olmalı. Çünkü bir ülkenin asıl gücü, yalnızca askeri ya da siyasi kudreti değil, vatandaşlarının refahıdır. Eğer halk mutlu değilse, çocuklar yeterli beslenemiyorsa, gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, bu topraklarda gerçek anlamda kalkınmadan söz edilemez.
Asgari ücret, yalnızca bir rakam değildir; toplumun en alt tabakasının yaşam standardını belirleyen çıtadır. O çıta ne kadar yukarıda olursa, ülkenin refah düzeyi de o kadar adil dağılmış demektir. Bugün Türkiye’de asgari ücret, yaşam maliyetini karşılamaktan çok uzak. Yönetenlerin önünde zor bir sınav var: ya bu adaletsiz tabloyu değiştirecek kalıcı çözümler üretilecek ya da milyonlarca çalışanın alın teri, daha en baştan değersizleştirilmeye devam edecek.