Bazıları Muhakemat’taki o cümleyi okuyor.
Ama ağırlığını hissetmiyor.
Ne diyor Üstad?
Kırk sene ile razı değiliz. En ekall bin sene galebeyi isteriz.
Neden?
Neden kırk değil?
Neden yüz değil?
Neden bin?
Çünkü mesele bir zaman hesabı değil.
Bir hak hesabı.
Said Nursî önce teşhisi koyuyor:
Binler sene şerrin galebesi…
Yani insanlık tarihi boyunca zulüm çoğu zaman güçlü görünmüş.
Firavunlar hükmetmiş.
Nemrutlar yürümüş.
Zalimler alkışlanmış.
Hak ise çoğu zaman mahkeme kapılarında beklemiş.
İşte Üstad burada ayağa kalkıyor.
Ve diyor ki:
Madem şer,
asırlar boyunca meydan tutmuş…
O halde hak da galip gelmeli.
Hem de birkaç yıllığına değil.
Köklü şekilde.
Sarsıcı şekilde.
Tarihin dengesini değiştirecek şekilde.
Onun için “bin sene” diyor.
Çünkü mesele yalnız insan değil.
Mesele kâinatın hukuku.
Bakın ne diyor:
Hukuk-u umumiye-i kâinata cinayet eden afvolunmaz.
Ne korkunç bir tarif.
Demek ki zulüm sadece insana yapılmıyor.
Hayata yapılıyor.
Nizama yapılıyor.
Rahmete yapılıyor.
Şer yalnız adam öldürmüyor.
Vicdan öldürüyor.
Adalet öldürüyor.
Mana öldürüyor.
İşte böyle bir şer anlayışına karşı,
Üstad birkaç yıllık teselli istemiyor.
Ne diyor?
En ekall bin sene galebeyi isteriz.
Çünkü hakikatin büyüklüğü bunu istiyor.
Hem dikkat edin:
Üstad hemen ardından çok mühim bir şey söylüyor:
Biz ölsek, milletimiz bâkidir.
Yani mesele şahıs değil.
Nesil.
Medeniyet.
İstikbal.
Bir adamın ömrü değil…
bir hakikatin yürüyüşü.
Ve o yürüyüşün merkezinde ne var?
Tevhid.
Nübüvvet.
Adalet.
Haşir.
Yani insanı insan yapan bütün esaslar.
Muhakemat’ın ruhu burada.
Üstad’ın derdi rakam değil.
Galebe.
Hakikatin yeniden meydan alması.
Şerrin binlerce yıllık ağırlığına karşı,
hakkın da uzun süre yeryüzüne nefes olması.
Onun için “bin sene” diyor.
Çünkü kısa teselliler,
büyük yaraları kapatmıyor.
Selam ve dua ile…
Fi emanillah.