Kumandan Ali İzzet Bey’le Son Dakika Taarruzu (I)

Abone Ol

“Ferid”e baktım önce. Gülüyordu. Sonra Kumandan’a döndüm. O da mütebessim çehresiyle vereceğim cevabı bekliyordu. Bir an elim ayağıma dolandı. Yetim Feyzullah Usta’nın yetim oğlu Yusuf, Kumandan’ın emir eri olacaktı ha! Olacak iş mi!..

-Seylan diyarında vaziyet nedir?

Bana en çok sorduğu soru budur. Özellikle, arabasıyla çıktığımız kısa yolculuklarda açılır bu bahis. Seylan’daki gelişmelere hakkıyla vakıf olduğum filan söylenemez; nedenini ben de bilmiyorum yani. Lakin çoğu zaman benzer cevaplar versem de, kumandanımın tepkileri her seferinde farklıdır.

-39 kişi, kumandanım, dedim.

-39 kişi… Hükümetten mi, Tamillerden mi?

-Tamillerden… Yeni bir harekât dalgasından bahsediyorlar. İki ay evvelki günlere yeniden döneceğiz sanki.

-Allah büyüktür evlat. Sen duada noksansız kal. Allah büyüktür.

Onu sevmem için gerek ve yeter zahiri sebepleri bir liste halinde sıralamam gerekse bu hasletini en üste yazardım herhalde: En güzel ‘son söz’ler hep ondadır!

Bir ara, arabayı son kavşaktan çıkarırken aynadan ona baktım. Tebessüm ettiğinde civarına esenlik saçan, öfkelendiğinde bunu kendisinden başka hiç kimsenin bilemediği bu büyük kumandan, mütemadiyen mütefekkir gözlerini ufka dikmiş, kıpırtısı çok az belli dudaklarla melekleri yaratana dua ediyordu.

***

Aslında ben asker değilim. Şark’ta savaş patlak verdiğinde Mülkiye’ye yeni girmiştim. Bir buçuk yılımı henüz doldurmuştum ki, bombalanmadık kamu binası bırakmayan İhanet ve Tefrika Koalisyonu Ordusu, hastaneleri ve okulları hedef almaya başladı. Kahpe bombaların ilkiyle yerle bir olansa, Garb’ın bir ucundaki bizim Şehir Mektebi’nin Mülkiye binası oldu. Ben, kardeşim Hüseyin ve şu an Ast Kumandan Muhammed Bey’in karargâhında Koalisyon Ordusu’nun şifreli mesajlarını çözmekle meşgul olan Tarık, hafif sıyrıklarla o saldırıdan kurtulmuştuk. Bizim dışımızda yüze yakın kardeşimiz daha kurtulanlar arasındaydı. Her biri dünyanın çehresini değiştirebilecek zehir gibi beyinlere sahip 15 kardeşimizse Rahmet-i Rahman’a yürümüştü.

Saldırıdan sonra bir müddet evimizden çıkmadık. Sirenler hiç susmadı. Gerçekte bir şey olduğu yoktu Şehir’e, şimdiye kadar ondan başka bir saldırı da görmedi; ancak yine de, tedbir olsun diye çalan sirenler insanlara yeteri kadar korku ve endişe vermeye yetiyordu. Derken birkaç gün sonra, Kumandan, Şehir’e geldi. Normalde Diyar’ın bu en huzurlu kentinde, göreni iliklerine kadar titreten bir korku ve ümitsizlik hali hâkimdi ki, Kumandan’ı en çok rahatsız eden de buydu. Şehir’deki görevlilerle yaptığı kısa toplantının ardından ilk iş olarak sarı ve beyaz ikazın çalınmasını men etti; sirenler sadece kırmızı ikaz için çalacaktı artık.

-Bu kadar yakın tehdit herkesin malumu iken sirenlerin daha ziyade yeis salmasına lüzum yok” dedi, Şehir halkı alelade hayatına devam edebilir. Allah bizimledir.

Şehir’deki ikinci gününde Mülkiye gazilerini hastanede ziyaret etti. Neredeyse tüm odaları dolaştığını, tüm yaralılarla birebir görüşüp duada bulunduğunu söylediler. Bense o gün, günlerdir içimi kemiren “Bir şeyler yapmalıyım”ın bir nişanesi olarak hastanede çalışmaya başlamıştım. Bir hastaneye en fazla yardımımın dokunacağı alan şoförlüktü. Mülkiye’de okurken çalıştığım işte bir süre sonra şoförlüğe “terfi edebileceğimi” söylediklerinde derhal kabul etmiştim. Hayatta en çok zevk alarak yaptığım iş araba sürmektir herhalde. Hâsılı, saldırının ardından hekimlerin ve ilaçların diğer hastanelere sevkıyatı için aranan şoförlerden biri olmuştum işte.

Kumandanımla ilk karşılaşmamız o gün öğle arasında oldu. Çay içmek için indiğim yemekhanede hekimlerle sohbet ederken gördüm onu. İzin isteyip elini öptüm. Kim olduğumu, halimi hatırımı, burada ne iş yaptığımı sordu. Halimi arz ettim. Başhekim Bahadır Bey ve yanındaki hekimler de (ki, birkaçını okuldan tanıyordum) hemen benim yarım günlük “üstün muvaffakiyetimden” bahsettiler. Güldü, “Benim de iyi bir şoföre ihtiyacım var” dedi. Ben de güldüm. Velâkin ‘latife’sine güldüğümü zannederken az sonra ne kadar ‘hakiki’ bir şey söylediğini anladım.

-Düşman gemi azıya aldı. Böyle zamanda askerin cephede bulunması elzemdir. İstihkâmdakilerin çoğunu faal mevkilere sevk ediyoruz.

Yerlerine senin gibi civanları çağırmaya başladık. Münasip görürsen seni de bizim Ferid’in yerine alalım.

“Ferid”e baktım önce. Gülüyordu. Sonra Kumandan’a döndüm. O da mütebessim çehresiyle vereceğim cevabı bekliyordu. Bir an elim ayağıma dolandı. Yetim Feyzullah Usta’nın yetim oğlu Yusuf, Kumandan’ın emir eri olacaktı ha! Olacak iş mi!..

-Efendim, tüm emirlerinizi canla başla yerine getirmeye hazırım. Lakin böyle mühim bir vazifeyi hakkıyla deruhte edebileceğim hususunda ciddi şüphelerim var. Müsaade ederseniz.

Sözümü kesti.

-Hayır. Kimseciklerin korkudan sokağa çıkamadığı bir günde sen en acil bir vazife için fedakârlık yapmışsın. Hekimler taarruzdan bu yana refakatçi dahi bulamadıklarını söylediler. Gördüm ki, senin müracaatın bile onlara Şehir’in akıbeti için ümit vermiş. Teklifimi kabul etmen beni ziyadesiyle sevindirecektir; meğerki az evvel söylediklerinden gayrı bir mazeretin bulunsun.

Utançtan kıpkırmızı kesilmiştim. Bu denli mühim bir şahsiyetin benim gibi bir yetim için bu kadar konuşması bile utanmama kâfiydi zira. O andan itibaren yapacak fazla bir şeyim yoktu.

-Siz nasıl münasip buyurursanız efendim, dedim. Yine güldü.

-Bundan sonra “efendim” yok! Aynı gün Tarık’ı Ast Kumandan Muhammed Bey’in karargâhına gönderdi, beni de yanına aldı.

İşte böyledir Kumandan Ali İzzet Bey’le tanışma hikâyemiz.

***

Karargâha varmıştık. Tam kapısını açmak üzere arabadan çıkıyordum ki, “Yusuf” diye seslendi.

-Buyurun kumandanım.

-Evladım, akşam namazını müteakip Abdülmalik Bey de bize katılacaklar. Karargâha gelene kadar O’na refakat etmeni istiyorum. Belki kargaşada hatırımdan gider, unutmayasın.

-Emredersiniz kumandanım!

Karargâha girdiğimizde ilgi çekici bir manzara bizi bekliyordu. O günlerde karargâhı kumandasında bulunduran Albay Abdullah Hasan, ku

manda merkezinin ortasındaki beyzi masanın üstüne çıkmış etrafındaki askerlere yüksek sesle hitap ediyordu.

-Ey yenilgiyi hazmedenler! Ey Son Kale’de yarım kalmış bir hesabımız olduğuna inanmayanlar! Ey düşleri Garbeli’nde başlayıp Şarkeli’nde bitenler! Ey şiirlerinde intihara selam duran yavş-

Ali İzzet Bey’i görür görmez aniden sustu. Susmasının sebebi -aynı zamanda çok sevdiği- kumandanının odaya girmiş olması, yani tipik bir üst-ast ilişkisi değildi. Kumandan Ali İzzet Bey, “Çete” diye bir derginin mevcudiyetinden habersiz de mutlu bir hayat sürebilirdi.

Kumandan “Esselamu Aleyküm” diyerek içeridekileri selamladı. Hızla masadan inen Albay eliyle selam verdi, dudaklarıyla selam aldı.

-Ne o albayım, yeni bir kriz mi? diyerek güldü Ali İzzet Bey.

-Evet kumandanım. Yeni gelen askerler şu siren uğursuzluğundan bir türlü kurtaramamışlar kendilerini. Hala eski alışkanlıklar. Bu necip milletin, kafasına bomba düşecek diye endişe etmesini, tanktan, tüfekten korkuyor olmasını bir türlü anlayamıyorum.

-Hiç değişmedin Abdullah, hiç. Allah senden razı olsun.

Albay Abdullah Hasan, büyük savaşın ilk günlerinde gösterdiği kahramanlıklar onu asker-sivil demeden herkesin sevdiği biri haline getirmişti. Karşısındakini utançtan çıldırtacak kadar mütevazı, arz üzerindeki insanların en az yarısını ikna edebilecek kadar zarif, benim diyen sanat âlimine taş çıkartacak kadar münevver ve namazlarını hiç aksatmayan bir askerdi. Kulağına gitse kendisi bunu kabul etmeyecektir ama, Allahualem, Selahaddin Eyyubi yaşasaydı onunla iftihar ederdi.

-Kumandanım, Ast Kumandan Muhammed Bey içerideler. Musa Kumandanım da az evvel teşrif ettiler. Odanızda sizi bekliyorlar.

-Sağolasın Abdullah. Nutkuna kaldığın yerden devam edebilirsin. Çocuklar hala pür dikkat, baksana.

-Başüstüne kumandanım!

Ali İzzet Bey, odasına girmeden önce kumanda merkezindeki askerlerine baktı. O ne zaman askerlerine böyle derin derin baksa Maurice Jarre’nin efsanevi bestesi “Broken Idol” çalmaya başlardı. Yine öyle oldu.

-Abdullah, dedi, sabah namazlarını kim kıldırıyor?

-Nasır Nuri Efendi, kumandanım!

-Keşke namazda Fetih ve İnşirah surelerini okusa…

***

Abdülmalik Bey erlerle sohbet etmeyi çok severdi. Ancak yarı-sivil oluşumdan mıdır nedir, benimle pek konuşmazdı. Yol boyu da tek kelime çıkmadı ağzından. Şakağını avucuna dayamış halde dışarıyı izledi. Karargâha varınca arabadan iner inmez hızlı adımlarla içeri daldı. Koyu gri takım elbisesi ona ‘her an koşmaya hazır bir devrimci’ havası veriyordu zaten. Albay Abdullah Hasan’ı başıyla selamlayıp Kumandan’ın odasına geçti.

(Arkası, nasipse yarın)