Kurban olam kalem tutan ellere

Abone Ol

Yazının icadıyla kalemin icadının aynı ana denk geldiğine ilişkin bir teori varsa ona katılıyorum. Eğer yoksa şu an hep beraber bir tarih yazıyoruz demektir. Teoriyi uzun uzun izah etmek istemiyorum; durum şüpheli… Evet, konumuz kalemler ama magmaya kadar inmeye hiç niyetim yok. Yazı icat edildiğinde bunun yeni birtakım sektörleri ortaya çıkaracağı, medeniyetler kurup yıkacağı akla gelmemiştir diye düşünüyorum. Kalem nedir diye sorarsanız da şunu söylerim: Kalem bazen bir taş, bazen bir kaya parçası, bazen bir bitki sapı ve bazen de özellikle yazmak için üretilmiş bir sanayi ürünüdür.

Tarih yazılırken onun en yakın şahidi kalemlerdir. Bir devleti kuran ancak bir diğerinin varlığına son veren ya da onu perişan eden antlaşmayı imzalayan kalem masum mudur? Alın size açmaz… Açmazdan kurtulalım: Evet, masumdur. Çünkü iyi veya kötü hatıralarıyla kalemler kızılacak ya da kötü anılacak nesneler değildir. Onlar o anda orada birilerinin elinde olan masum nesnelerdir o kadar.

Türkiye’nin ağır sanayi hamleleriyle özellikle ilgilenen ve bu konuda kitaplar yazan; aynı zamanda da bir kalem üstadı olan Prof. Dr. Muhittin Şimşek, “Tarihi Yazan Kalemler: Kalem Hikâyeleri” kitabıyla tarihin akışını değiştiren kalemlerin peşine düşmüş. Kalemlerin maddi değerinin önemli olmadığını dile getiren Şimşek, şu ifadesiyle kitabın ana fikrini ortaya koymuş: “Buradaki mesele kullanılan o malzemelerin maddi değeri değildir. Onları değerli kılan zamanında onu kullanan insanların değerinden kaynaklanmaktadır.”

Artık yavaş yavaş kitabın sayfalarına adım atabiliriz…

Ben vuruldum, siz de vurulun

Onlarca kalemin tanıtıldığı kitapta ilk iki tanıtım beni canevimden vurdu. Sizi de vursun… Evvela Sultan II. Abdülhamid’in yazı seti tanıtılmış. Yazar, kısa bir dönem bilgisi verdikten sonra sultanın yazıya pek meraklı olmadığını belirtiyor ancak imparatorluğun çöküşünü yıllarca geciktiren sultana olan muhabbetini de belli ediyor. Muhittin Şimşek, doğrudan doğruya sözü sultanın kullandığı yazı takımına getiriyor ve şu ifadeleri kullanıyor: “Bu yazı takımını ve kalemi önemli kılan tabii ki kıymetli taşlarla süslü, bezeli bir materyal olmasının ötesinde Osmanlının çöküşünü 33 yıl geciktiren bir sultana ait olması, onun parmakları arasında irade-i şahaneyi yansıtmasıdır.” Söz konusu dönemde alınan kritik kararların, verilen emirlerin o kalemle imzalandığını düşündüğümüzde onu tutan elin değerini bir kez daha anlıyoruz.

Bir diğer kalem ise merhum Başbakan Adnan Menderes’in kalemi… Türkiye’nin en tartışmalı on yılında başbakanlık yapan ve hazin sonuyla yürekleri kanatan Menderes’in kalemi şüphesiz dikkatleri çeken ayrıntılar barındırıyor. Çünkü o kalemde hem bir ülkenin iyice ağırlaşmış yükü hem de hüznü var. Çünkü o kalem, yıllarca tek parti iktidarıyla sindirilmiş bir milletin “gerçekten” seçtiği bir liderin kalemiydi. Ereğli Demir Çelik fabrikasını kuran da cuntanın tıktığı hücresinden eşi Berin Hanım’a 50 kelimelik mektupları yazan da o kalemdi.

İnsan ister istemez tarihsel bağlamda önemi olan kalemleri arıyor. Onlara tarihi eser, geçmişin şahidi gözüyle bakıyoruz. İyi ya da kötü olayları başlatan-bitiren kalemler, onları tutan ellere bağlı olarak önemli hale geliyor.

Muhittin Şimşek, “Cumhuriyet’in Kuruluşuna Şahitlik Eden Kalemler” başlığı altında görselleriyle beraber farklı farklı kalemlere yer vermiş. Sivaslıların Sivas Kongresi anısına Mustafa Kemal Atatürk’e hediye ettiği ve üzerinde tarihiyle beraber eski yazıyla “Sivas Kongresi” yazan kalemin özellikleri dikkat çekicidir. Atatürk’ün sahibi olduğu ve kendisine hediye edilen diğer kalemleri büyük bir kıskançlıkla okuduğumu belirtmeliyim. Her ne kadar çirkin bir yazıya sahip olsam da –Muhitin Şimşek’e bunu söylemiştim- o kalemler benim olsun isterdim doğrusu.

Kıskançlıktan uyuyamadım

Yazarın ağır sanayiye ve Türkiye’nin bu alandaki gelişimine yönelik özel bir ilgisi var demiştim. Zaten meslek hayatını incelediğimizde bunlarla ilgili çalışmalar yaptığını görürüz. Birazdan bahsedeceğim Devrim otomobili de onun özel ilgi alanına giriyor. Hakkında kitaplar yazdığı Devrim otomobilinin projesini çizen kalemi tanıtması en azından benim açımdan sürpriz olmadı. “Yarım Kalan Devrim Rüyası” kitabını yazdığı sırada Devrim projesinde çalışan ve hayatta olan mühendisleri ziyaret edip bilgilerine ve ellerindeki kaynaklara başvurduğunu belirten Şimşek, motor-şanzıman grubunda yer alan mühendis Kemalettin Vardar’ın evine konuk oluyor. Vardar, ziyaret sonunda yazara büyük bir sürpriz yaparak Devrim otomobilinin motor tasarımını çizdiği ve hesaplamalarını yaptığı gümüş kurşunkalemi hediye ediyor. Muhittin Şimşek, bu görünürde basit kalemi üç defa öperek başına koyduğunu söylüyor. Kalem şimdi şahsi koleksiyonunun bir parçası. Hocayı biraz tanıyorsam bu kalemin yerinin apayrı olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan işin acı tarafı ise bu görüşmenin ikilinin son görüşmesi olması.

Sanayi tarihimizle ilgili kalem hikâyelerine devam eden yazar, ilk uçak motoru projesinin çizimini yapan Şükrü Er’in kendisine hediye ettiği Montblanc Versatil kalemi anlatıyor. Bu kalemin özelliği ilk uçak motorunun çiziminde kullanılması. Yazar, Şükrü Er’in hediyeyi takdimi sırasında kullandığı şu ifadeleri de ekliyor: “Ben yüksek mühendislik mektebini –İTÜ- kazanıp kayıt yaptırdığımız gün babam hediye etmişti. Mektebi bu kalemle bitirdim. Sonra mühendis oldum. Etimesgut Uçak Fabrikası’nda çalışmaya başladım. İlk yerli uçak motorumuzun tasarım, çizim ve hesaplamalarını bu kalemle yaptım. Şimdi benim evraklarımla beraber 60 yıldır bende olan, hayatımın her aşamasına yoldaşlık ve tanıklık etmiş bu kalemi sana veriyorum.” Bu kısımda da epey kıskançlık duyduğumu belirtmek isterim.

Dolu dolu bir eser ve anlatılacak çok kalem var. Hikâyelerini öğrendiğim kalemleri siz de öğrenin isterim ancak bunun için kitabın tıpkısının aynısını yazmam gerekecek. Bu nedenle “II. Dünya Savaşı’nı Sona Erdiren Kalemler” başlığı altında tanıtılan kalemlere değinip oradan “Liderlerin Kalemleri” konusuna geçiş yapacağım ve bu bahsi sonlandıracağım.

Yazar, II. Dünya Savaşı’nı durdurma çabasının ilk adımı olarak tanımladığı Tahran Konferansı’nı imzalayan kalemleri bir tarih dersi vererek anlatmış. Franklin D. Roosevelt, Winston Churchill ve Josef Stalin’i bir araya getiren ve dört gün süren konferans... Neyse burada önemli olan kalemler… Üç lider için üç kalem hazırlanmış. Kalemlerin üçü de aynı: Bordodan kırmızıya çalıyor, üzerinde siyah benekler var, ahşap saplı, çelik uçlu ve üçünün de ucunda 3909 yazısı. Konferansın sonuç bildirisine imza atan bu kalemler şimdi Moskova Devlet Tarih Müzesi’nde sergileniyor. Kalemler Moskova’ya nasıl transfer olmuş? Muhittin Şimşek sonunu çok iyi bağlamış.

Peki, liderler hangi kalemleri kullanıyordu? Bu sorunun cevabı da bu kitapta… Mesela ABD başkanlarından Franklin D. Roosevelt Waterman markasını, Harry S. Truman ve Dwight D. Eisenhower Parker’ı, John F. Kennedy de Parker 45 ve Montblanc 149’u tercih etmiş. 1993’te başkan olan Bill Clinton ve ondan sonra gelen başkanlar ise Cross kullanmış. İngiltere başbakanları ise Parker’dan vazgeçmemiş. Muhittin Şimşek, sıkı bir araştırmayla Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Hindistan ve Fransa liderinin hangi kalemi kullandığını bizler için yazmış. Bu bölümü de kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri olarak işaretleyebilirsiniz.

Bu arada bir kalem koleksiyoneri olan Muhittin Şimşek’in kaleme, kâğıda, yazıya dair yazdığı ve kalemle kâğıdın aşkını anlattığı “Altıncı Parmak” kitabı da okunmaya değer bir diğer eser.

Yarım kalan bir şeyler oldu; boğazımız düğüm düğüm

“Yarım Kalan Devrim Rüyası” aynı zamanda boğazımıza düğümlenen yarım kalan hayallerimizi anlatıyor. Kitapla siyah beyaz günler renkli olmuş, bulanık görüntüler netleşmiş. Yazarın ifadesiyle Türk endüstri tarihinde bir devrimin sembolü olan Devrim, karşı devrimciler tarafından yıkılmıştır. Dönemin gazetelerinde Devrim’le ilgili çıkan haberlere ve yorumlara bakacak olursanız bugün de o dönemden kopya tepkilerin verildiğini görürsünüz. Aynı mahfiller bu milli projeyle alay etmiş, Türkiye’nin hiçbir zaman yerli herhangi bir şey üretemeyeceği hususunda şeytani akılla birleşmişlerdir.

Devrim otomobillerinin ortaya çıkışı Türk siyasi tarihi açısından karışık bir döneme rastlar. 1960 darbesi olmuş ve seçilmiş kişiler sözde yargılamalarla hapislere tıkılmıştı. Şüphesiz konuyu zamandan ayrı düşünmemek gerekiyor. Türkiye’de Adnan Menderes denildiğinde herkesin sol tarafında bir sızı başlar. Ben Türk siyasi tarihinin söz konusu 10 yıllık dönemini sonu kötü biten filmlere benzetiyorum. Bazen sonu kötü biten filmleri izlemek istemezsiniz. Sanayileşme ve millileşme ve yerli sermayenin gelişmesine yardımcı olmak adına yürütülmüş bir planın Türkiye’ye faydalarını tartışacak değilim. Fakat adı Devrim olarak dikte edilen bir otomobille bu emelin gerçekleştirilmeye çalışılması kalp kırıcı. Burada ayrıca yaşanan başka bir çelişki de yazarın pek güzel ifade ettiği gibi yerli otomobile karşı anında kendini gösteren defansın bir sene öncenin darbe şakşakçılarından gelmesi. Darbeyi milli olmadığı için alkışladılar, projeye milli olduğu için karşı çıktılar…

Melek yüzlü cemiyet düşmanları

Yazarın aynı konuda yazdığı “Ben Devrim: Beni Benden Dinleyin” kitabında olaylar Devrim’in ağzından anlatılıyor. Olayları bir otomobilden dinlemek gayet ilgi çekici.

Devrim anlattı biz okuduk… Bir masal gibi anlatıyor fakat dinlediğimiz şey masal değil, gerçeğin ta kendisi. Basından tutun en tepelerdeki bürokratlara kadar yükselmeye çalışan bir milleti ve devleti paçalarından aşağı nasıl çekeriz onun derdine düşmüş cemiyet düşmanı kitle var. Fakat bu kitle hep vardı. Ne zaman birileri yerli ve milli bir iş yapmaya kalksa daima karşısında durdular.

Kitapta pek çok tarihsel bilginin yanında istatistiksel bilgi de yer alıyor. Bu veriler gerek dünyanın gerekse de Türkiye’nin sanayileşme alanında hangi aşamalardan geçtiğini göstermesi bakımından kıymetli.

Yazarın bir başka eseri “Bir Öncünün Romanı: Nuri Demirağ” kitabında da benzer şekilde engellenen yerli ve milli bir projeler konu ediliyor. Orada da yarım kalmış hayaller ve umutlar vardı. Nuri Demirağ olayı asla unutulmaması gereken ve çokça dersler çıkarılması gereken bir konudur. Muhittin Şimşek, gerek bilgi ve birikimiyle gerekse de akademisyenliği ile yerli üretim meselesine çokça kafa yormuş bir isim. Onun bu eseri hiç şüphe yok ki bu ülke insanının yerel kaynaklarla neler yapabileceğini de göstermesi bakımından da son derece önemli.

Çelik ki demirden sağlam

Prof. Dr. Muhittin Şimşek, “Çelik Kanatların Kırılışı” ile Türk savunma sanayisinin acı bir sayfasını hatırlatıyor. Yukarıda defalarca belirttiğim gibi bizim savunma sanayimiz kötü anılarla doludur. İyi niyetlerle başlatılan projeler hüsranla bitmiş, arzu edilen yerli ve milli kapasite artırımı aradan yıllar geçmesine rağmen bir türü istenilen düzeye erişememiştir. Bu açıdan ilk başta kitabın isminin çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. Çelik ki demirden sağlam, kırılmış ki daha sağlam bir güçle karşılaşmış. Belki de incinmiş, vazgeçmiş... Bu yönüyle kitabın adı yaşadığınız kötü tecrübelere ilişkin sayfalar alacak şeyler getiriyor akıllara.

Yazar, bu eserinde dönemi için Avrupa'nın sayılı fabrikalarından olan Etimesgut Uçak Fabrikası'nın hikâyesini anlatmış. Üstelik bunu güzel bir kurguyla Mustafa adındaki yeni mezun idealist gençle adını özellikle Devrim otomobiliyle daha sık duyacağımız Şükrü Er’i Ankara’da karşılaştırarak yapmış. Bu karşılaşmanın ardından bizler Şükrü Er’in anlattıklarını aynen Mustafa gibi can kulağıyla dinliyoruz. Şükrü Er anlattıkça cumhuriyet dönemi havacılık alanında yaşanan gelişmeleri, bu gelişmelerden hoşlanmayan birilerinin muhakkak olduğunu ve gerek içten gerekse de dıştan nasıl engellemeler yapıldığını daha iyi anlıyoruz. İyi niyetle başlatılan çalışmaların bir avuç vatansever dışında kimse tarafından sahiplenilmediğini, ucuza dışarıdan almanın makul olduğuna inananların çoğunlukta olduğunu ve benzer olayların ileriki yıllarda ayniyle yaşandığını görüyoruz.

Kitap, kronolojik olarak ilerliyor. Ayrıca kitabın sonunda İkinci Dünya Savaşı’nda tarih tarih geçilen aşamalar yer alıyor. Yazar, belgelerin havada uçuştuğu eserinde bilgileri Şükrü Er, duyguları ise Mustafa vasıtasıyla veriyor. Mustafa, biraz da bizim hislerimizi yansıtan bir ayna rolünde.

Muhittin Şimşek, “Çelik Kanatların Kırılışı”nda olayları hiç acele etmeden ayrıntılı bir biçimde kişisel yorumlarıyla beraber aktarmış. Türk Hava Kurumu’nun, TOMTAŞ’ın, Etimesgut Uçak Fabrikası’nın kuruluşu ve devamında gelişen olaylar belgeleriyle ve şahitleriyle beraber anlatılıyor. Kitabın ana konusu Etimesgut Uçak Fabrikası’nın sonunda nasıl traktör üreten bir fabrikaya dönüştüğünü üzülerek okuyoruz. Elbette traktör ya da herhangi bir şey üretmek küçümsenecek bir şey değil ancak uçak üretirken ve Avrupa’yla aynı seviyede ve hatta biraz da önündeyken geri düşmek, yeniden onlara muhtaç hale gelmek üzücü. Herkes ister ki ülkede uçak da üretilsin traktör de.

Yazar, “başımıza gelenlere” üzülüp hep beraber kahretmemizi istemiyor. Diz çökmek bize yakışır mı? Neden başarısız olunduğunu, yoldaki engelleri anlatıyor, adeta öğüt veriyor. Bu hususta kıyaslamalar, istatistikî veriler ve teknik birtakım açıklamalar yer alıyor. Üzücü olan yerlileşmeyi istemeyen birilerinin benzer olaylar karşısında takındığı tavrın her daim “başarıya” ulaşmış olması. Öyle ya toplu iğne üretemeyen bir ülkede uçak motoru mu üretilecekti?