Rusya işgali ile yirmi birinci yüzyılın başında mülteci sorunu, uluslararası siyasal gündeme yeni bir dil, ayrımcılık ve ötekileştirme üzerinden hızlı bir giriş yaptı. Dünyada zorla yerlerinden edilen insan sayısının yetmiş milyon civarında olduğu BM raporlarına girmiş durumda. BM ülkelerini terk eden insan sayısını yirmi üç milyon civarında raporlamış. Ukrayna işgalinin bu sayıları nasıl etkileyeceği net olarak bilinmemekle birlikte birkaç milyon olarak telaffuz ediliyor. Mülteciler hayatlarını kurtarmak ve insanca bir hayat yaşamak için tüm riskleri ve tehlikeleri göze alarak yollara dökülüyor. Avrupa ülkeleri bu insanları sınırlarının dışında tutmak için komşu ülkelerdeki mülteci barınaklarına (Midilli ve Rodos’ta gördüklerimden dolayı özellikle kullandım) parasal destek (!) veriyor. Ancak bu önlemler ve bu önlemlerin alınmasını destekleyen Avrupalı siyasetçiler insanları ve insanlığı, insanlık dışı nasıl bir hayata mahkûm ettiklerinin idrakinde değiller; buralarda kurtulacağını düşünen mülteciler de yaşanan ve yaşatılan dramlar hususunda bilgi sahibi değiller.
Dikenli tel duvarlarla çevrilen demokrasi havarisi propagandist ülkelerde yaşanan ve mültecilerle ilgili üretilen kriz, çağdaş toplumların ahlâkî, insanî ve insanlığın gönül dünyasından merhametin mültecileştirilmesi krizidir. Batının ikiyüzlülüğü ve ikircikli tavrı Ukrayna mültecileri konusunda ortaya döküldü. “Sarı saçlı ve mavi gözlü mülteciler” kendilerindendi. Biz onları da insanlık ailesinin mağdur ve mazlumları olduklarından en başta ‘bizden/insandan ve insanlıktan’ kabul ettik. Batılı politikacılar, gazeteciler, TeVe yorumcuları ve diğer tüm insan hakları savunucuları hangi insanı kime göre insan kabul ettiklerini bir kez daha insanlığın gözüne sokmaktan utanmadılar.
**
Mülteci krizi olarak tarif edilen olgunun/gerçekliğin sebeplerine dair doğru analizlerle maalesef karşılaşmıyoruz. 1950 sonrasında yaşanan mülteci krizlerinin tamamının kaynağı Anglosakson Batı ittifakıdır (15. Asırdan başlayarak insanların ticari emtiaya dönüştürülmesi/köleleştirilmesi meselesini burada tartışmayacağım). İsrail’i Ortadoğu’da kuran Anglosakson kafa ve türevleri Filistin halkını mülteci olarak dünyanın farklı bölgelerinde vatansız olarak yaşamaya mahkûm etmiştir. Irak-İran savaşını başlatan Batı, sadece yıkım ve insan kaybına sebep olmamış pek çok insanın ülkesini terk etmelerine sebep olmuştur. Afganistan’ın 1979 yılında Sovyetler Birliği tarafından işgali de büyük göçlere sebep olmuş ve işgal güçlerinin el değiştirmesi (ABD ve Batı ittifakına geçmesi) de bölgede istikrar temin edememiş, ABD geçtiğimiz yıl apar topar bölgeden kaçarcasına çıkmış; bölge insanlarının mültecilik yazgısında değişiklik olmamıştır. Afganistan’da el-Kaide nam güdümlü örgütü kuran ve tüm Ortadoğu’da Müslümanların başına dert edenler de Batılı istihbarat örgütleriydi ve vekalet savaşlarının kadrolu elemanlarıydı. Irak’ı Kuveyt’e girmeye teşvik eden ve bunu gerekçe yaparak Irak’ı işgal edenler de farklı değildi. Irak’ta ürettikleri istikrarsızlığa el-Kaide uzantılarını dahil eden ve silahlandıran güçlerin efendileri de farklı değildi. Bu son haramiler Suriye’yi de işgale ve paylaşıma hazır hale getirmek üzere silahlandırıldılar. Suriye diktatörünün zulmüne de zemin hazırlayan dindar haramiler büyük göçlere sebep oldular. Suriye’de iki ateş arasında kalan Müslümanlardan ölümden kurtulanlar ölümden beter mülteci olarak yaşamaya mahkûm oldu. Suriye nüfusunun yarısı Türkiye başta olmak üzere halen dünyanın farklı ülkelerinde mülteci!
**
Batı olarak tarif edilen Anglosakson geleneğine tabi devletler, ABD ve Avrupa; göç, tehcir ve sürgün meselesini de Avrupalı kültürel mirası üzerinden okur. Kimi okuma biçimlerinde ötekisi olarak gördüğü diğer dünyanın insanlarını kültür, inanç ve yaşama tercihlerine göre tasnif eder. Bu tasnif bilgisi onlara ortaçağ sömürgeci atalarından kalmıştır. Ortaçağ kalıntısı şuur altı bilgisiyle insanları ‘insansı varlık’ olarak görmeyi sürdürür. Ukrayna’nın işgali süreci, bunu bir kez daha bütün çıplaklığı ile görmemizi ve şahitlik etmemizi sağladı.
Rusya, Afganistan'da ABD'nin Vietnam yenilgisine benzer bir mağlubiyet yaşadıktan sonra benzer ölçekte bir askerî kuvvetle Ukrayna'ya girdi. Yine insanlar ülkelerinden göçe zorlandı. Aileler parçalandı, çocuklar bombalandı. Okullar ve hastaneler füzelerle vuruldu. Kışın ayazında kadınlar, yaşlılar ve çocuklar yollara düştü. Batı medyası Ukraynalı göçmenlerle ilgili yorumlarında kirlenmiş bilinçaltlarındaki ırkçı, ötekileştirici, dışlayıcı, ayrıştırıcı ve 21. yüzyılda insanlıktan nasibi olan insanların utanç duyacağı bir dille yayın yapmaya başladılar. Oryantalist Haçlı tasavvurunu yeniden üreten Avrupalı sömürgeci/kolonyal zihniyet, "Açıkça söylemek gerekirse, bunlar Suriye'den gelen mülteciler değil. Bunlar komşu Ukrayna'dan gelen mülteciler. Bunlar Hıristiyanlar, beyazlar. Polonya'da yaşayan insanlara çok benziyorlar. Ortadoğu'dan, Kuzey Afrika'dan kaçmaya çalışan mülteciler değil; komşularınıza, herhangi bir Avrupalı aileye benziyorlar. 21'inci yüzyıldayız. Bir Avrupa kenti Kiev'deyiz. Irak'ta ya da Afganistan'daymışız gibi şehirler füzelerle vuruluyor, hayal edebiliyor musunuz?" şeklinde yayın yapmaktan kaçınmıyorlar. Avrupalı zihin için hangi dinden, renkten, ırktan insanları bombalamak veya öldürmek meşru? İnsanların insanca yaşayacakları, etnik kimliklerinden, yaşadıkları coğrafyadan, dinî inançlarından ve ellerindeki silah gücünden ötürü bir ayrıma tâbi tutulmadıkları daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanan insanların seslerini yükseltmeleri gerek. Asya, Afrika ve Bosna'dan sonra insanlar ve insanlık Ukrayna'da öldürülüyor. Etnik ve dinî aidiyetlerimizle değil ‘İNSAN KİMLİĞİMİZ'le Ukraynalının acısı, acımızdır.