Lütfen uyan, yine uykuda yakalamak için geldiler

Abone Ol

Geçtiğimiz gün “Batıcı Çağdaşlık” denilen insanlık kanserinin yaralarından biri daha Belçika’da kanamaya başladı. Mütefekkir Üstat Cemil Meriç’in Umrandan Uygarlığa eserinde; “Çağdaşlaşmak; karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil çünkü tehlikesiz, masum ve tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmanın ölçüsü ne? Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü?” diye tahlil ettiği “Batıcı Çağdaşlık” hastalığı dünyanın her yerinde ölümcül iltihaplar sızdırıyor artık. 300 yıl bile sürmeyen “Batılılaşma” illüzyonu ölümün eşiğine geldiği şu günlerde son nefesiyle etrafı yakmaya çalışan bir ejderha gibi çırpınıyor.

İngiliz Kraliyet ailesinin propaganda bürosu BBC’nin Türkçe masasından servis edilen haberde “Belçika, 16 olan cinsel ilişki yaş sınırını 14’e indirdi” deniliyor. Benim de herkesle birlikte ilk aklıma gelen şey 17 yaşında evlenip yuva kuran gençlere “çocuk gelin” diye yaygara yaparlar ama 14 yaşında pedofiliyi serbest bırakırlar ikiyüzlülüğüydü. Tam da bu ikiyüzlülükle, bu sahtekarlıkla bir asırdır ensemizde boza pişiriyorlar. Ancak bu meselenin dikkatli olmamız gereken çok daha tehlikeli tarafları var. Belçika’da verilen bu kararın alt yapısını dikkatlice irdeleyip üzerimize düşen görevler için harekete geçmeliyiz. Kanunda yaş sınırının 14’e indirilmesinin güçlü sebeplerini incelememiz lazım en başta.

1) “Başa çıkamıyorsan kanuni hale getir”

Tipik batılı devlet refleksidir bu. Batı, üstesinden gelemediği yahut aslında içten içe talep ettiği ancak ahlaksız olması, haram olması, zararlı olması, kötü olması sebebiyle yapamadığı faaliyeti kanunlaştırır. Bu sayede mesela bir Fransız sömürge komutanı, Fildişi’de madenlerde çalışan kadınların hamile kalıp da iş gücü düşmesin diye zorla ameliyat ederek rahimlerini alabilir ve itiraz edenleri hapse atabilir. Çünkü bu Fransız meclisinin onayladığı kanuna uygundur artık. Belçika’daki 14 yaş meselesi de aynen böyle; “Madem ipin ucunu kaçırdık, madem başa çıkamıyoruz o zaman hukuki olsun” diyerek beş yılda bir, yaşı aşağıya çekiyorlar.

2) “Doğal cinsel kimlikleri koruma telaşı”

Batı’da bilhassa Avrupa’da hızla yayılan cinsel kimlik geçişkenliği bencillikle de birleşince doğum oranları çoktan yok olma eşiğine geldi. Çalışacak, askere gidecek, kültürün devamını sağlayacak yeni nesiller gelmiyor artık. Hızlıca yaşlanıyorlar ve o kadar çok yaşlanıyorlar ki; yaşlılara bakamadıkları için bazı ilaçları vermeyerek yaşlılarını kanuna uygun şekilde öldürüyorlar. Evet aynen bu; kasten ilaç vermeyip, organ yetmezliğinden öldürüyorlar. Sömürge konforuyla gelen erken ve yüksek maaşlı emeklilikler eskisi kadar romantik gelmiyor Avrupa devletlerine. Konu sadece para da değil aile yapısının bozuk olması hatta aile olmaması sebebiyle yaşlılara bakacak insan bile bulamıyorlar. Almanya geçtiğimiz aylarda yaşlılarına bakacak 36 bin bakıcı açığını kapatmak için doğrudan bakıcılık yapabilecek nüfus almayı kararlaştırdı. Para da yok insan da. Bu ölümcül nüfus gerilemesinin sebebini itiraf eden Avrupalı düşünürlerin sesleri kısılıyor ve bastırılıyor ama herkes biliyor ki “bencillik ve eşcinsellik” (onlar cinsel kimlik geçişkenliği diyor) Erkek ve kadın kimliğinin yok olmaya başlaması ve ara cinsel kimliklerin yaygınlaşması doğal anneliği ve babalığı bitirme noktasına getirdi. Avrupa’da tartışılan ve bir hayli taraftarı olan görüşe göre “gençler doğal cinsel kimlikleriyle ne kadar çabuk tanışırlarsa cinsiyetlerini korumaları da o kadar kolay olur.” Yani erkeklerin erkek, kadınların da kadın olarak kalabilmesi için bir an evvel cinsel hayatın başlaması gerektiğini zannediyorlar. Bu arada Türkiye’nin durumu nedir diye merak edenler için son rakamlara göre 22 milyon çalışan 12 milyon emekliye bakıyor. Yani 1.8 çalışana 1 emekli düşüyor. Bu sayı da iflas eşiğidir. Çünkü olması gereken 3 çalışana 1 emeklidir. İşte bu yüzden gençlerin kolayca yuva kurmaları teşvik edilmelidir. “Düğün, takı, elalem ne der” diye çıldıran anne babalar aslında sadece kendi evlatlarına eziyet etmiş olmuyor saçma sapan kaprislerle Türkiye’nin geleceğine de kast etmiş oluyorlar. İşte en az 3 hatta 5 çocuk bu yüzden önemli, istihdam bu yüzden önemli.

3) “Bana benzemeyen düşmandır”

Batılının kendine benzetme hevesi kendi iç savaşlarının bile motivasyonu olan kadim bir derttir. Bu sebeple kültür, kanun, müktesebat ihraç ederler bu sebeple dayatırlar ve gerekiyorsa bu sebeple savaşırlar. Kendini ihraç ediyor, dayatıyor çünkü sen onun yaptığını yapmazsan, ondan ayrı kalırsan onu kabul etmez ona benzemezsen kendisi için tehdit olacağına inanıyor. Düğünlerde oynamayan adamı kolundan tutup zorla oynatmak gibi masum bir telaş değil bu. Aslında o anda aynı nefsi bir dürtü giriyor devreye. Mesele birlikte eğlenmek değildir, sakin sakin oturan bir sürü erkeğin arasında sadece bir kaç erkek oynarsa sahnedekiler oturanlara göre hafif meşrep algılanacağı için erkekler, diğer erkeklerin oynaması için pek bir ısrar edicidirler. 1999 yılında, Alanya’da örtülü bir hanım 2 yaşındaki kızını denize sokmak için sahile geldiğinde başka birkaç hanımın o örtülü hanıma nasıl saldırdıklarını izlemiştim. “Hanım, hanım burası plaj böyle dolaşamazsın, bir tek sen mi namlusun biz ….muyuz” diye kadının üzerine yürümüşlerdi. Avrupa işte tam da bu mekanizmanın, felsefesi yazılmış, kanunları ve tüzükleri hazırlanmış yasal olan hali olarak sürekli kendini başkasına dayatır. Çünkü onlar gibi yaşamaz, onlar gibi olmazsanız düşmansınızdır. Kıyas için referans olursunuz bu da sizi yok edilmesi gereken meşru düşman haline getirir. Öte yandan “başkasına benzemeye çalışma kompleksi” bir pazardır. Bu kompleks olmasa moda yok olur mesela. Suud Krallarının çar çur ettikleri paralar, sanat, silah, ilaç, devrim vs. bütün sektörlerde “ona benzeme” kaygısıyla milyarlarca dolar para kazanılır.

Acilen uyanmalı, ayılmalı kendimize gelmeliyiz çünkü kendimizi ve insanlığı kurtarma görevlerimiz için geç kaldık. Avrupa barbardır, vahşidir, hedonisttir ve yaptıkları her sapıklığı önce kanuna yazdıkları için pedofili bile kanuna uygun diye alkışlanabilir. Bunu bize ihraç ettiler. Kanun dediler, hukuk dediler, çağdaşlık dediler, müktesebat dediler, parametre dediler, uyum dediler ve sürekli bize kendilerini dayattılar. Bu ithalatı durdurmamız lazım. Bizi ölçüp biçmelerinin önüne geçmemiz lazım Milli Eğitim’de sürekli tekrar edilen “parametre” denilen bir zıkkım vardır. İşte parametreleri artık onların belirlemesinin önüne geçmemiz lazım. Avrupa’da, Avrupa barbarlığından mağdur olan Avrupalılar yok mu? Olmaz olur mu? Avrupa sokakları mağdurlarla dolu. Onlara da ulaşıp onların da hakkını aramamız, kendi medeniyetimizi teklif etmemiz lazım. Ama önce kendimize!