Bugün DP çok sarsıcı bir manşetle çıktı. Gördünüz, okudunuz: “MAZLUM ARTIK SARAYDA.” Altındaki ikinci başlık da fotoğrafın ne kadar değiştiğini tek cümlede anlatıyor: “SDG’NİN BAŞINDAN DEVLET PROTOKOLÜNE.”
Gerçekten de çarpıcı bir görüntü bu. Yıllardır Türkiye’de adı güvenlik dosyalarının içinde geçen Mazlum Abdi, artık Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın danışmanı. Dün bir silahlı yapının başındaki isimdi, bugün Şam’daki devlet protokolünün içinde. Üstelik bu yeni görev, diplomatik pasaport ve resmî temsil imkânı da doğurabilecek bir statü anlamına geliyor.
İlk bakışta insan ister istemez Mazlum Abdi’ye takılıyor. Ben ise biraz daha geriye çekilip haritaya bakmayı tercih ediyorum. Çünkü Ortadoğu’da asıl mesele çoğu zaman kişilerin kartviziti değil, sınırların, orduların ve egemenlik alanlarının kime bağlı olduğudur.
Türkiye’nin Suriye ile bu güvenlik hikâyesi Mazlum Abdi ile başlamadı. Takvimleri 1998’e çevirelim. Abdullah Öcalan o tarihte Suriye’deydi. Ankara’nın sabrı tükenmişti. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay’dan Şam’a sert mesaj verdi, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel meseleyi TBMM kürsüsüne taşıdı ve sonuçta Öcalan Suriye’den çıkmak zorunda kaldı. Ardından 20 Ekim 1998’de Adana Mutabakatı imzalandı. Mutabakatın özü basitti: Suriye toprakları Türkiye’ye karşı terör faaliyetleri için kullanılamazdı.
Aradan 28 yıl geçti ama Ankara’nın temel güvenlik yaklaşımı çok fazla değişmedi. Türkiye bugün de sınırının hemen ötesinde kendisine karşı kullanılabilecek bağımsız bir silahlı yapılanma istemiyor. 2011’de Suriye iç savaşı başladığında ve Şam’ın ülkenin kuzeyindeki otoritesi çöktüğünde Ankara’nın asıl kaygısı da burada doğdu. Devlet otoritesinin bıraktığı boşluğu önce YPG, ardından ABD’nin DEAŞ’la mücadele stratejisinin ana saha ortağı haline gelen SDG doldurdu. Silah geldi, eğitim geldi, petrol sahaları ve sınır kapıları kontrol edilmeye başlandı, yerel yönetim mekanizmaları kuruldu. Ankara açısından mesele artık yalnızca birkaç bin silahlı adam değildi; zaman içinde devletleşme kabiliyeti kazanabilecek bir yapı ortaya çıkıyordu.
Türkiye’nin 2016’daki Fırat Kalkanı, 2018’deki Zeytin Dalı ve 2019’daki Barış Pınarı harekâtlarına bu gözle bakmak gerekiyor. Ankara’nın temel hedeflerinden biri, Suriye’nin kuzeyinde Şam’dan bağımsız, kendi ordusu ve idari düzeni olan kalıcı bir siyasi yapı kurulmasını önlemekti. Türkiye bu süreç boyunca bir taraftan güvenlik tehdidini bertaraf etmeye çalışırken, diğer taraftan Suriye’nin toprak bütünlüğünü sürekli vurguladı.
Bu ayrımı özellikle önemli buluyorum. Türkiye’nin itirazı bir Kürt’ün siyaset yapmasına, Şam’da devlet görevlisi olmasına ya da parlamentoya girmesine değildi. Ankara’nın kırmızı çizgisi bağımsız silahlı komuta, ayrı egemenlik alanı ve sınırın hemen ötesinde kalıcılaşan paralel bir siyasi yapıydı.
Son iki yılda yaşananlar bu nedenle ayrıca dikkat çekici. 10 Mart 2025’te Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında yapılan anlaşmayla SDG kontrolündeki sivil ve askerî kurumların Suriye devletine entegre edilmesi kararlaştırıldı. Sınır kapıları, havaalanları, petrol ve doğalgaz sahaları bu sürecin ana başlıklarıydı. Aslında o gün atılan imza bugünkü fotoğrafın başlangıcıydı. Çünkü bir yapıyı “devletimsi” hale getiren şey sadece bayrağı değildir; kendi silahlı gücü, kendi ekonomik kaynağı ve kendi egemenlik alanıdır.
Bugün geldiğimiz noktada SDG’nin bağımsız askerî varlığı sona ererken, kadrolarının bir bölümü merkezi devlet sistemi içine taşınıyor. Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı da bu dönüşümün en sembolik adımlarından biri.
Tam burada siyasetin ironisi başlıyor. Mazlum Abdi kişisel olarak yükselmiş gibi görünüyor ama yönettiği yapı küçülüyor. Dün ayrı bir komuta zincirinin başındaydı, bugün Şam’ın hiyerarşisinin içinde. Dün kendi silahlı yapılanmasının siyasi ve askerî lideriydi, bugün merkezi devletin danışmanı. Bu nedenle günün fotoğrafını belki de en iyi şu cümle anlatıyor: Mazlum Abdi büyüdü gibi görünüyor; ama SDG küçüldü.
Devlet aklı açısından mesele tam olarak burada yatıyor. Kişilerin hangi odada oturduğundan çok, silahın kimin emrinde olduğuna bakılır. Petrol gelirini kim topluyor? Sınır kapısını kim kontrol ediyor? Ordunun emir-komuta zinciri kime bağlı? Egemenlik kimin adına kullanılıyor? Eğer bu soruların cevabı Şam ise, Türkiye açısından ortaya çıkan tablo dün olduğundan farklıdır.
Diplomatik pasaport tartışmasına da bu çerçevede bakmak gerekir. Mazlum Abdi yeni görevi nedeniyle diplomatik pasaport sahibi olabilir ve bir gün Suriye devletinin resmî temsilcisi sıfatıyla Türkiye’ye gelebilir. Böyle bir fotoğraf Türkiye’de büyük tartışma yaratabilir. Fakat o gün sorulması gereken soru yine aynı olacaktır: Türkiye’ye gelen kişi kendi silahlı yapısının başındaki Mazlum Abdi mi, yoksa Suriye Cumhuriyeti’nin devlet görevlisi Mazlum Abdi mi?
Diplomaside bu ikisi aynı insan olabilir ama aynı statü değildir.
Tarih bunun örnekleriyle dolu. İngiltere yıllarca IRA ile savaştı; 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması’nın ardından çatışma döneminin birçok aktörü siyasal sistemin parçası oldu. Kolombiya devleti yarım asır FARC’la savaştı; 2016 barış anlaşmasının ardından eski gerillalar parlamentoya girdi. Endonezya ile Özgür Aceh Hareketi arasındaki uzun çatışma da 2005 Helsinki Mutabakatı’nın ardından siyasi entegrasyona dönüştü. Bütün bu örneklerde devletler açısından kritik soru aynıydı: Silahlı yapı devam ediyor mu, yoksa siyasal sistemin içine mi giriyor?
Elbette Suriye dosyasında işin bittiğini söylemek için erken. Ankara bundan sonra SDG’nin gerçekten bütünüyle tasfiye edilip edilmediğine, bağımsız komuta zincirinin sona erip ermediğine, PKK ile kadro ve organizasyon ilişkilerinin kesilip kesilmediğine ve Şam’ın ülkenin kuzeydoğusunda gerçek egemenlik kurup kuramadığına bakacaktır. Kâğıt üzerinde entegrasyon başka şeydir, sahada tek otoritenin kurulması başka.
Fakat yine de bugünkü tabloyu “Mazlum Abdi kazandı, Türkiye kaybetti” gibi düz ve sloganvari bir okumaya hapsetmek ciddi hata olur. Ankara’nın yıllardır hedeflediği şeylerden biri, Suriye’nin kuzeyinde bağımsız bir silahlı ve siyasi yapının kalıcılaşmasını önlemekti. Eğer SDG ayrı bir ordu olmaktan çıkıyor, petrol sahaları ve sınır kapıları merkezi hükümete geçiyor ve aktörleri Şam devlet düzeninin parçası haline geliyorsa, Türkiye’nin stratejik hedeflerinin önemli bir bölümü gerçekleşiyor demektir.
Bugün DP’nin manşetindeki fotoğraf ilk bakışta Mazlum Abdi’nin hikâyesini anlatıyor. Oysa biraz geriye çekildiğinizde daha büyük bir hikâye görüyorsunuz.
Mesele Mazlum Abdi’nin sarayda hangi odada oturacağı değil.
Mesele Suriye’de kaç ordu olacağı.
Kaç egemenlik alanı bulunacağı.
Kaç devletin var olacağı.
Ankara yıllardır “tek Suriye, tek devlet, tek ordu” diyordu.
Şimdi gerçekten bakılması gereken yer Mazlum Abdi’nin kartviziti değil, haritanın kendisi.