Yılmaz Özdil ile Burhanettin Bulut arasında yaşanan tartışma, aslında iki ismin polemiğinden çok daha büyük bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı.
Çünkü bu tartışma, Türkiye’de yıllardır herkesin bildiği ama herkesin yalnızca karşı taraf için dile getirdiği bir ilişki biçimini gözler önüne seriyor.
İktidar muhalefeti suçluyor.
Muhalefet iktidarı suçluyor.
Ama aynı yöntem kendi mahallesine geldiğinde herkes susuyor.
Oysa mesele kişiler değil, sistem.
Yıllardır “havuz medyası”, “fonlanan gazeteciler”, “besleme kalemler”, “maaşlı yorumcular”, “sipariş manşetler” gibi kavramlar üzerinden birbirimizi suçlayıp duruyoruz. Fakat ne gariptir ki bu kavramların hiçbirini kendi çevremize yakıştırmıyoruz.
Herkes kiri karşı tarafta görüyor.
Ayna ise hep örtülü kalıyor.
Oysa gazetecilik ile siyaset arasındaki ilişki son derece nettir.
Siyasetçi haberin konusu olur.
Gazeteci ise o haberi yapan kişidir.
Bu iki rol birbirine karıştığı anda hem demokrasi zarar görür hem de kamuoyunun haber alma hakkı.
Elbette medya bir ekonomik faaliyet yürütür. Reklam alır, sponsorluk yapar, abonelik sistemi kurar. Bunların tamamı meşru ve şeffaf olduğu sürece tartışılacak bir tarafı yoktur.
Sorun, gazetecinin kaleminin veya ekranının siyasi sadakatin karşılığı hâline gelmesidir.
Çünkü gazeteci fikir satabilir.
Kitap satabilir.
Gazete satabilir.
Program yapabilir.
Ama kanaatini kiraya veremez.
Ne yazık ki Türkiye’de yıllardır konuşulan kulisler hep aynı hikâyeyi anlatıyor.
“Şu isim bizimle çalışıyor.”
“Şu kanala destek veriliyor.”
“Şu gazeteci aylık danışmanlık alıyor.”
“Şu köşe yazarı seçim döneminde sözleşme yaptı.”
Bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu yargının ve somut delillerin ortaya koyması gerekir. Ancak ortada inkâr edilemeyecek başka bir gerçek var:
Toplum artık duyduğu her yorumun, okuduğu her köşe yazısının ve izlediği her televizyon programının arkasında görünmeyen bir finans ilişkisi olup olmadığını sorguluyor.
İşte asıl tehlike budur.
Güven kaybı…
Bir gazeteciye güven kalmadığında yalnızca o gazeteci değil, bütün medya kurumu yara alır.
Bir siyasetçiye güven kalmadığında ise yalnızca o siyasetçi değil, demokrasi zarar görür.
Bu yüzden tartışılması gereken Yılmaz Özdil’in haklı olup olmadığı ya da Burhanettin Bulut’un doğru söyleyip söylemediği değildir.
Asıl tartışılması gereken, Türkiye’de medya ile siyaset arasındaki ekonomik ilişkinin neden hâlâ şeffaf bir zemine oturtulamamış olduğudur.
Bugün iktidarın yakınında duran medya da aynı soruyla yüzleşmelidir.
Muhalefete yakın medya da…
Çünkü etik ilkeler yalnızca rakipler için uygulanıyorsa, ortada etik değil çıkar vardır.
Gazeteciliğin gerçek sermayesi para değildir.
Güvendir.
Bir kez kaybedildiğinde ise ne tirajla geri gelir ne reytingle ne de sosyal medyadaki milyonlarca takipçiyle.
////////////////////////////////////////////
SIZ VİSKİ KADEHİ ARARKEN
TÜRKİYE MASAYI KURUYORDU
Özgüven sahibi devletler, misafirlerini taklit ederek değil; kendi kimliklerini koruyarak ağırlar.
NATO Liderler Zirvesi’nin ardından başlayan tartışma ilginçti.
Masada hangi stratejik kararların konuşulduğu değil…
Yemekte hangi içkinin servis edildiği konuşuldu.
Yılmaz Özdil’in gündeme taşıdığı iddialara karşı, Mustafa Varank net bir açıklama yaptı. 2014 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı organizasyonlarında alkollü içki ikram edilmediğini, NATO Zirvesi’nde de bu uygulamanın değişmediğini ve bugüne kadar hiçbir yabancı liderin bundan rahatsızlık duyduğuna ilişkin bir durum yaşanmadığını ifade etti.
Aslında tartışılması gereken de tam burası.
Biz neden hâlâ devlet ciddiyetini, protokol başarısını ve uluslararası itibarı; masadaki içki şişesiyle, davetteki kıyafetle ya da valiz taşıma görüntüsüyle ölçmeye çalışıyoruz?
Bu, uzun yıllar bize öğretilen bir aşağılık kompleksinin yansımasıdır.
Batılı gibi görünürsek modern…
Onlar gibi giyinirsek çağdaş…
Onlar ne içiyorsa onu sunarsak diplomatik…
Onlar nasıl davranıyorsa aynısını yaparsak saygın olacağımız sanıldı.
Oysa uluslararası ilişkilerde saygıyı kazandıran şey taklit değildir.
Karakterdir.
Hiç kimse Japonya’yı sake ikram ettiği için küçümsemiyor.
Hiç kimse Suudi Arabistan’ı devlet davetlerinde alkol sunmadığı için dışlamıyor.
Hiç kimse Hindistan’ı kendi geleneklerine göre hareket ettiği için ikinci sınıf devlet olarak görmüyor.
Çünkü güçlü ülkeler, başkalarının kültürünü kopyalayarak değil, kendi kimliklerini koruyarak saygınlık kazanırlar.
Türkiye de bugün tam bunu yapıyor.
Misafirine nezaket gösteriyor.
En seçkin Anadolu mutfağını sunuyor.
Protokolün gereğini yerine getiriyor.
Ama kendi devlet anlayışından vazgeçmiyor.
Diplomasi, misafirin her alışkanlığını kopyalamak değildir.
Diplomasi; farklılıklara rağmen aynı masada oturabilmektir.
Bugün Ankara’ya gelen liderler Türkiye’nin hangi değerlere sahip olduğunu zaten biliyor.
Buna rağmen geliyorlar.
Masaya oturuyorlar.
Anlaşmalar imzalıyorlar.
Türkiye’nin arabuluculuğunu kabul ediyorlar.
Demek ki uluslararası ilişkilerin belirleyicisi kadehin içindekiler değil, masanın etrafında oluşan güç dengeleridir.
Artık şekiller üzerinden özgüven devşirme dönemini geride bırakmalıyız.
Çünkü büyük devletler, başkalarının alkışını almak için kimlik değiştirmez.
Tam tersine…
Kimliğini koruyabildiği ölçüde büyük devlet olur.