MERHABA

Abone Ol

1- İnsanı ihmal ederseniz geleceği kaybedersiniz
2- İnsan ihmal edilirse sonuç bu


Sevgili Diriliş Postası okuyucuları, merhaba.

Yeni bir heyecan, yeni bir birliktelik ve taze bir nefes...

Diriliş Postası Genel Yayın Müdürü Ersoy Dede bana bu köşede yazma teklifiyle geldiğinde, zihnimde sadece bu kelimeler uçuşmaya başladı. Evet, ilk yazılar her zaman zordur; bir nevi niyet beyanıdır. Bu kıymetli güvene ve teklife layık olmaya çalışarak, ilk sözümü "insan" üzerine söylemek istedim.
Diriliş Postası ailesine ve Sayın Ersoy Dede’ye bu yol arkadaşlığı için teşekkürlerimi sunuyorum.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye olarak üç farklı noktadan gelen haberlerle sarsıldık: Şanlıurfa, Maraş ve Tunceli...

Birbirinden farklı görünen ama özünde aynı "çürümeye" işaret eden olaylar zinciri. Bu vakalar bize; teknolojiyle, betonla veya rakamlarla değil, doğrudan "insan faktörü" üzerinde ne kadar derinlemesine durmamız gerektiğini bir kez daha acı bir tokat gibi hatırlattı.

Savunma sanayimizi yerli ve milli yapalım, göğsümüz kabarsın; Uluslararası arenada, diplomaside sözümüz geçsin, dünya bizi konuşsun... Bunlar hepimizin gururudur.
Ancak biz dışarıda devleşirken, içerideki insanı, sokaktaki çocuğu, okuldaki genci ve makamdaki vicdanı ihmal edersek o devasa başarılar birer birer elimizden kayıp gider.

İçerideki insanı kaybettiğimiz an, kazandığımız hiçbir zafer bizi kurtarmaya yetmez.

Bu ihmal sadece bir kuruma, bir şahsa veya bir döneme ait değil; bu bir sistemik körlük meselesidir.

Ama artık kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Bir yerlerde çok büyük bir eksiklik, bir kopuş var.

Bakın;

Öğretmen, sınıftaki öğrencinin gözündeki karanlığı görmüyorsa,

Bakanlık, koridorlarındaki evrakın arasında vatandaşı unutmuşsa,

Aile, akşam yemeğinde çocuğunun ruhuna dokunmuyorsa,

Vali, şehrini sadece bir harita, yaşayanlarını ise birer istatistik sanıyorsa...

O zaman biz, o meşhur "Nereden nereye?" sorusunu tersten sormaya başlarız: Biz buraya nasıl geldik?

O 14 yaşındaki çocuk, 9 insanı katledecek kadar canileşirken kimse bir şey hissetmedi mi?

Öğretmenleri fark etmiş ama karşılarında bir "insan" değil, "Emniyet Müdürü baba ve öğretmen anne" titrlerini gördüler. Makam korkusu, bir çocuğun ruhundaki yangını söndürmeye engel oldu. Sosyal statüler, adaletin ve sağduyunun üzerine kalın bir perde gibi çekildi.

Tunceli örneği ise tam bir ibret vesikasıdır.

Bir Vali düşünün; makamı devletin heybetini, vicdanı ise milletin merhametini temsil etmesi gerekirken, o yetkisini ailevi imtiyazlara tahsis ediyor. Bir genç kızımız hayattan kopuyor, Vali Efendi ise "Ben valiyim, sorguda cevap vermem" kibriyle devletin kendisine emanet ettiği zırhı, kendi ayıbını gizlemek için tereddüt etmeden kullanıyor.
İşte bu; devlet adamlığının bittiği, "şahsım" putunun başladığı yerdir.

Şimdi hepimiz şapkamızı önümüze koyalım. Acaba biraz makamdan, mevkiden, havalı ünvanlarımızdan sıyrılıp sadece "insan" olmayı mı denesek? O koltukların halka hizmet için bir emanet olduğunu, o makamların mülkiyetinin millete ait olduğunu ne zaman hatırlayacağız?

Ey kibri boyunu aşmış akademisyen!
Ey koltuğunun gücünü vatandaşa bağırmak sanan yetkili!
Ey lüzumlu lüzumsuz her tartışmada boy gösterip icraatta kaybolan bürokrat!
Ey bakanlığına ve teşkilatına hakim olamayan bakan!
Ey kendi evladının ruhuna dokunamayan, maiyetine sahip çıkamayan ebeveyn!

İnsanı ihmal ederseniz, bu acı sonuçlar mukadderdir.

Bu meseleler bugün konuşulur, yarın bir sonraki travmaya kadar tozlu raflara kalkar.

Biliyorum, bu yazdıklarım konforunu bozduğum "yetersizleri" rahatsız edecektir.

Ama artık rahatsız olma vakti geçti, artık utanma ve kendine gelme vaktidir.

Çünkü insan biterse, devlet de biter, gelecek de...