Çok uzun bir süre, mutasavvıf-âlim Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin Mesnevî eseriyle birbirimize bakıp durduk. Nihâyet Süleyman Nahîfî'nin tercüme ettiği, Âmil Çelebioğlu'nun sadeleştirdiği eserin kapağını açıp yol almaya başladım. Kültürümüzün mayasında oluşmasında en büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlânâ Hazretleri ve Mesnevî ile alâkalı başka kaynaklara da başvurduktan sonra bu hususta yazmaya heves ettim.
Peki bu eser neden “Mesnevî” diye anılır? Diyanet İslâm Ansiklopedisi'ndeki “Mesnevî” maddesinde Semih Ceyhan'ın aktardığına göre, Mevlânâ'nın altı cilt ve yaklaşık 25 bin 700 beyitten meydana gelen bu Farsça eserine “Mesnevî” adını vermesi, öncelikle kitabın nazım şekline dayanan bir isimlendirmedir; ancak Mesnevî şârihleri, “bir şeyi ikiye katlamak, çift yapmak” mânâsına gelen bu adın yalnız şekle değil, eserin mâna ve muhtevasına da işaret ettiğini söylerler.
Mevlânâ Hazretleri, eserine ayrıca Keşşâfü'l-Kur'ân, Fıkh-ı Ekber, Saykalü'l-ervâh ve Hüsâmînâme gibi isimler de vermiş, şârihler bu isimlerin de Mesnevî'nin özelliklerini yansıtan birer nitelemeler olduğunu belirtmişlerdir.
Eserin mütercimi Süleyman Nahîfî'nin (d. 1665-66) kim olduğunu da araştırırdım, kısaca tanıtmak icap ederse: “Nahîfî önce Yeniçeri Ocağı Kalemi'ne girerek Has Oda'da hizmete başladı. 1094 Şâbanında (Eylül 1683) Mısır'a giderken Konya'ya uğrayıp Mevlevîliğe intisap etti.” Ve elimdeki Mesnevî'den altını çizdiğim şu kısım tam da bu ziyareti anlatıyor: “Hakk'ın ilmi ve kaderin şevkiyle Mısır'a gidiş yolundaki merhalelerden olan Konya'da Hakk'ın feyzine mazhar olmuş Mevlânâ Hazretlerinin (ks) mübarek meşhedlerini ziyaretle şerefyâb olmak müyesser oldu.” Nahîfî kendini “naçiz kul” diye tarif ediyor ve o sıra Mesnevî'ye dair bir kanaatinin dahi bulunmadığını ifâde ediyor. Ancak eserin zahirî mânâsına aşina… Daha sonra Mevlevîlerin sohbet davetine icabet ediyor. “Dostlardan, çok mürüvvetli bir zatın davetiyle şereflendim.” diyor. Sohbet esnasında küçücük bir çocuk aşağıdaki beyitlerin mânâsını anlatmaya yelteniyor.
Ayrılıktan parça parça olmuş bir gönül isterim
Tâ ki aşk derdinin şerhini söyleyeyim
Bu hâdise Nahîfî'yi tesiri altında bırakıyor, ruhî bir iştiyakla mânâsını düşünerek yollara revan oluyor. Aradan seneler geçtikten sonra Hicrî 1124'ün Receb ayının ilk Cuma gecesinde Allah'a tevekkül ediyor, “acizâne ve himmet kalemiyle karalamaya başladım.” diyor ve Mesnevî’yi tercüme işine girişiyor.
Mesnevî, Hüsâmeddin Çelebi Hazretleri’ne irticâlen yazdırılmıştır. Çelebi Hazretleri, O’nun ilk halifelerinden. Çelebi Hazretleri’nin naklettiğine göre Mevlânâ hiçbir kitaba müracaat etmeden, eline kalem almadan, medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram'da gönlünde temâşa edenleri söyleyivermiş. Çelebi Hazretleri de bunları hemen zapt etmeye çalışmış, hatta yazmaya yetişemediği olmuştur. Mevlânâ Hazretleri bazan geceli gündüzlü günlerce durmadan damıttığı lâfları söylemiş, bazan aylarca susmuştur.
Mesnevî’den bir damla…
Mevlânâ Hazretleri’nin “Bir vahdet dükkânıdır, Allah’ın en aydınlık yoludur, gönüllere şifâdır, hüzünleri giderir, doğru yolu bildirir” diye tarif ettiği Mesnevî’den bir hikâyeyi aktarmak istiyorum. Hülâsa padişah bir gün avlanmak için yola koyulduğunda bir cariyeye gönül veriyor. Daha sonra cariye hastalanıyor ve padişah teessüre düşüyor, onu iyi etmek için hikmet sahibi bir zâta başvuruyor.
Burada ibretlik beyitler vardır…
Birisi bir eşek bulur, palan (eyer) bulamaz. Palanı bulunca da eşek kurdun nasibi olur.
Testi olsa, su elin ziyneti olmaz (su bulunmaz). Su bulununca da testi kırılır.
Ve padişah doktorlara ferman verir;
Bu iki canın korunması gerektir.
Ben dertliyim, canımın canı, derdimin çaresi ve ilâcı odur.
Kim benim canımı, sevgilimi tedâvi ederse, o hazinelerime nail olur.
Hepsi şaha, “Gayret edeceğiz, buna söz veriyoruz” dediler.
Çağımızda hepimiz bu dünyanın bir Mesih’iyiz. Derde derman ve gönül yarasına merhemiz.
İlâhi iradeden tamamen gafil oldular. (İnşallah, Allah izin verirse demediler). Hak da onları tabm bir acz ve kahreyledi.
İlim kapısı Mevlana Hazretleri tam burada der ki,
İnşallahı terk, acze sebep olur. Güzel huyun namesi Allah’ı zikirdir.
Gafilin işi makbul değildir. Devanın sırrı Hak’a yakın olandadır.
Doktorlar biçâre, cariye mustarip ve hasta, şahın gözyaşları ırmak. Ve bir rüyâ, rüyâda görülen hikmet ehli zâtın zâhirde belirmesi derken, padişah ümitvar... Hikmet ehli cariyeyi tetkik ediyor: “Diğer hekimlerin tedavilerinden iyileşme yok, belki daha çok harap etmişler.” diyor. Hastalığın sebebini tek nazarda anlıyor ancak padişahtan gizliyor…
Safra ve sevda illeti bellidir. Odunun dumanı olunca bu, kokusundan belli olur.
Onun vücudunda değil, gönlünde bir hastalık olduğunu anladı. Gönül initlisi, aşkın şahididir. Gönül hastalığından beter bir hastalık yoktur.
Aşk bütün hastalıklardan ayrıdır. O, hak sırlarının usturlabı oldu.
Aşk her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte dil (insan) dilsiz kalır.
Gerçi dil, tefsire aşinadır. Lâkin dilsiz aşk daha aydınlık (daha güzel)dir.
Aşkı anlatmak için akla izin yoktur, (akıl aşkı anlatmada çamurda yatan eşek gibidir). Onu, yine aşk kendisi anlatır.
Güneşe delil, yine güneş oldu. Sana ondan başka aydınlık bir yol yoktur.
Gerçi gölge de onun nurundan bir delilse de can Tur’u o parlak güneşten görülür.
Gölge de, masal gibi uyku getirici olur. Fakat güneş, ayın yarılmasındı tefsir eder.
Bu söz, batan güneşin sırrı olur. Ebedî can güneşinin grubu yoktur.
Bir de bakkal ile papağanın hikâyesi…
Beyitlerden hikâyenin hatları şöyle: Bir bakkalın dükkânında, müşterileri eğlendiren, konuşabilen bir papağanı vardır; tezgâhın üzerinde durur, gelip geçene dil uzatır. Bir gün bakkal dükkânda yokken bir kedi içeri dalar, papağanın aklı başından gider ve can korkusuyla uçarken gül yağı şişesini kırar. Bakkal da çok sevdiği papağanını paylar… Papağan konuşmayı bırakınca bakkal pişman olur.
“Keşke o zaman elim kırılsaydı da o tatlı dili incinmeseydi” dedi.
Papağanı, neşeyle konuşsun diye dervişlere sadaka verdi. Adaklar adadı.
Üç gün üç gece ağlamaktan şaşkın, kararsız dükkanın bir köşesinde,
Nükteler söyleyen kuşunun konuşması arzusu ile yüz bin gam, keder ve sıkıntı çekti.
Ansızın, pırıl pırıl tas gibi, başında bir kıl bulunmayan cevlâkînin (derviş) biri geçti.
O anda papağan konuşmaya başladı,
“Ey başı yarılmış garip, ey filân”
“Başındaki kel nedir? Gül yağı şişesini dökmüş gibi, gamlı kederlisin.” dedi.
Kuşun kendini dervişle kıyas etmesi insanları güldürür… Tam burada beyitler harikuladedir:
İki cins ceylân bir sudana içer, aynı ottan yer, birinden misk, birinden pislik hâsıl olur.
İki kamış bir sudan beslenir, biri şeker kamışıdır, diğeri bomboş bir kamış.
Bunlara benzeyen nice örnek ve misaller vardır. Kemal sahibi herkes bunu farkeder.
Gıda, bir kişiden açlığı giderir. Diğerini Allah nuruna mazhar eyler.
Kiminin yediğinden hasislik ve haset, kimininkinden de Allah aşkı hâsıl olur.
Bu yer tertemiz, o toprak çorak ve fena, bu melek, o dev ve canavar gibi.
Bunlar görünüşte birbirine benzer, fakat acı ve tatlı su arasında büyük fark vardır.
Tatlı su ile acı su bir midir? Bunu, suyu içen akıllılar (zevk sahipleri) anlar.
İman ehli olmayanlar, sihir ile mucizeyi aynı şey ve her ikisinin de hileye dayandığını zanneder.
Sihirbazlar Musa’yı takliden onun değneğine benzer bir değnek aldılar.
O asa ile bu asanın farkı çoktur. Ondaki işlerin hiçbiri bunda yoktur.
Bu işin arkasında Allah’ın lâneti, o işin arkasında vefa eseri olarak Hakk’ın rahmeti var.
Kâfirler maymun tabiatlıdır. Taklitçilikdeki (inatçılıktaki) belâ aşikârdır.
Maymunlar insanlarda ne görürlerse onu taklide heveslenirler.
O, “Ben de insanın yaptığını yaptım” zanneder, ama hangi yolda olduğunu (aradaki farkı) bilmez.
Bu emre bağlı ve o taklitçi, vay taklidi benimseyene. Münafıkla mümini namazında gör. Biri riya, diğeri ibadet ve yalvarmak için kılıyor.
Oruç, hac, namaz ve zekât mümin ile kafirleri belirtir.
Mümine ibadet, ebedi bir safa, nifak sahiplerine ise can derdidir.
Mümin ve kâfir sanki Mervli ile Reyli gibidir.