Nefs-i Levvâme (2)

Abone Ol

Önceki yazıda “nefs”inderin birKur’ani kavram olduğunu belirtmiştik. Zira Kur’an’da onlarca kez geçen nefse Allah Teâlâbirkaç yerde yemin de etmektedir: “Kıyamet gününe yemin olsun (zira çok önemlidir). Yanlışlarını görüp kendini kınayan nefse de yemin olsun (çünkü bu da çok önemlidir).” (Kıyamet 75:1-2).

Yine önceki yazıda, güneşin hareketlerini anlamada (insanlığın asırlar boyunca yaşadığı) kafa karışıklığının, insanın maruz kaldığı zulüm konusunda -ki Kur’an bunu “nefsin zulmü; kendi kendine zulüm” olarak tanımlar- kendi sorumluluğunu anlamasında yaşanan kafa karışıklığıyla benzerliğinden söz etmiştik. İncelemelerim sonucunda ulaştığım sonuca göre, Kur’an-ı Kerim, kınamayı/ suçlamayı kurbana yönelten yegâne kitaptır.

“Kendine zulmetme”kavramı ilginç bir Kur’ani kavramdır.Bu konuda Kur’an şöyle der: “Melekler, kendi kendilerine zulmederken canlarını aldıkları kimselere…” (Nisa 4:97).[1]“Allah onlara zulmetmez (yanlış yapmaz), zulmü (yanlışı) onlar kendilerine yaparlar.” (Âl-i İmran 3:117).[2]“Âyetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların hali ne kötüdür! Onlar kendilerine zulüm (yanlış) yapıyorlar.” (A’râf7:177)…Bu şekilde Kur’an, 29 yerde “kendine zulmetme” konusundansöz etmektedir.

“Nefsini kınama/kendini suçlama” meselesinde köklerin derinlere gittiğini,Allah’ın insana üflemiş olduğu ruha dayandığını düşünüyorum. Bu ruh “bilginin ruhu” ve gözlem yoluyla kanunları keşfetmenin ruhudur. Bu hususu şu âyet-i kerimeler bağlamında ele almalıyız:

Önce gözlem yapmak gerekir: “Yeryüzünü dolaşın da o yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” (Nahl 16:36).

Sonra düşünmek gerekir: “Düşünen bir topluluk için bunda kesin bir âyet (belge) vardır.” (Nahl 16:11).

Sonra anlamak ve akletmek (olgular ve olaylar arasındaki bağları kurmak) gerekir: “Aklını kullanan bir topluluk için bunda kesin âyetler (belgeler) vardır.” (Nahl 16:12).

Daha sonra unutmamak için kanunları sürekli tekrar etmek gerekir: “… Tüm bunlarda bilgisini kullanan (kanunu hatırında tutan) bir topluluk için kesin bir âyet (belge) vardır.” (Nahl 16:13).

İşte bu yöntemle kanunları kavramış ve onları kullanma kudretine kavuşmuş oluruz. Böylece varlıkların iyi yönlerinden yararlanır, zararlı yönlerinden sakınmış oluruz. Bu da şükrü gerektiren bir netice doğurur:

“… (Allah’ın) ikram olarak verdiklerini aramanız içindir. Belki (böylece görevlerinizi yerine getirir ve) şükredersiniz.” (Nahl 16:14).

Ancak bu eylem dizisinin -hatalarımızı itiraf etmek suretiyle- düzeltme yoluna giderek sürdürülmesi gerekir. Aksi halde kayıp ve hüsranlar meydana gelir: “(Âdem ile Havva) her ikisi de dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, ne ettikse kendimize ettik. Bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kaybedenlerden oluruz.” (A’râf, 7:23).

Kınamayı nefse/ suçlamayı kendine yöneltmek; hayal kırıklığı ve umutsuzluğu hedef almaz. Zira bu durumda “kendini cezalandırmak” olarak da adlandırılan bir olaya dönüşür. Kınamayı kendimize yöneltme metodunun hedefi, kesintisiz şekilde kendi hatalarımızı araştırmaktır. Bu modelde asılolan,hakikate geri dönebilmek için tevbe etmek (pişmanlık duymak), bağışlanma/ özür dilemek ve özeleştiri yapmaktır:“Onlar sabırlı, özü sözü doğru, Allah’a içten boyun eğen, mallarından hayra harcayan ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyen kimselerdir.” (Âl-i İmran 3:17).

Başarısızlık konusundaki rolümüzü kabullenmede ve sorumluluğumuzu üstlenmede gösterdiğimiz acizlik, ıslah sürecine girmemizi engellemektedir.Sorumluluklarımızı üstlenerek gereğini yerine getiremememiz nedeniyle aynı hataları tekrarlayıp durma kısır döngüsüne saplanıp kalıyoruz!

Sorunlarımızıyanlış yorumlamak bizleri çözümden uzaklaştırmaktadır.İşte bu nedenledir ki Âdem ile eşi ağaçtan yiyip ayıp yerlerinin farkına vardıklarında Allah onlara şöyle demişti: “Size bu ağacı yasak etmedim mi?” Onlar şöyle demişlerdi: “Rabbimiz kendimize zulmettik.” (A’râf 7:22-23).

“Sonra Şeytan beden örtülerinin açılıp birbirlerine gözükmesi içinşöyle vesvese verdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece sizin hükümdarolmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir.” (A’râf 7:20). Kur’an onları Şeytan’ın baştan çıkardığını doğrulamasına rağmen Âdem ile eşi kendi eylemlerini haklı çıkarmak için şeytanı suçlamamış, dahasıona hiçbir şekilde atıf bile yapmamışlardı.Yukarıda da değindiğim bu özgün yaklaşım, Kur’an’a özgü bir özelliktir. Zira bu olay hakkında Tevrat’ta Tekvin (Yaratılış) bölümünde yer alan hikâyede Âdem ile Havva tarafından sorumluluk üstlenilmemektedir. Oysa Kur’an’da, yasak ihlaline ilişkin açık bir sorumluluk üstlenmesöz konusudur. Bu anlatım, onların hilafete layık ve bunun için yetkin oluşlarının delilidir. Zira önemli olan hataya düşmemek değil, hata vukuunda sorumluluğunu üstlenebilmek ve onu düzeltebilmektir.Nitekim halifenin en önemli vasfı budur: “Ben yeryüzüne bir halife tayin edeceğim…” (Bakara 2:30).

Kınamayı nefse/ suçlamayı kendine yöneltmek(yanlışla ilişkili) diğerini ibra etme anlamı taşımaz.Bilakis (ıslah) çabalarını kontrol edebildiğimiz ve sorumluluğumuzda olan bir alana yönelme anlamı taşır. Bu modelde asılolan, kınamayı/ suçlamayı kontrol edemediğimiz ve değiştirme gücüne sahip olmadığımız ‘diğer taraf’ayöneltmemektir.

Çeviri: Fethi Güngör

[1]Âyetin tamamı şu şeklide tercüme edilebilir: “Melekler, kendi kendilerine zulmederken (yanlışlar içinde yüzerek kendine yazık ederken) canlarını aldıkları kimselere; “Ne haldeydiniz?” diye soracaklar, onlar: “Biz dünyada güçsüz hale getirildik.” diyecekler. Melekler de; “Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” diyeceklerdir. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Ne kötü yere düşmedir o!” (4:97).“Sana ne iyilik gelse Allah’tan gelir, sana ne kötülük gelse senden (nefsinden) kaynaklanır. Seni insanlara elçi gönderdik, şahit olarak Allah yeter.” (Nisa 4:79) mealindeki âyet-i kerimeyi de bu bağlamda değerlendirebiliriz (Mütercim).

[2] “Dünya hayatında yaptıkları iyilikler, içinde kavurucu soğuğu olan bir rüzgârın, nefislerine zulmeden (yanlışlara dalan) bir topluluğun ekinini vurup mahvetmesi gibi mahvolur (bir faydasını görmezler). Allah onlara zulmetmez (yanlış yapmaz), zulmü (yanlışı) onlar kendilerine yaparlar.” (3:117).