NEW YORK’TA TÜRKİYE AĞIRLIĞI

Abone Ol

Bir devletin dış politikadaki ağırlığını bazen imzaladığı anlaşmalardan önce, hangi masalarda bulunduğuna ve o masalara hangi dosyalarla oturduğuna bakarak anlarsınız.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın New York programına tam da böyle bakmak gerekiyor.

Erdoğan, BM 81. Genel Kurulu için New York’a güçlü bir devlet heyetiyle gitti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e, Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’dan Ticaret Bakanı Ömer Bolat ve Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır’a kadar Türkiye’nin dış politika ve ekonomi yönetiminin önemli isimleri orada. MİT Başkanı İbrahim Kalın da heyette.

Bu kadro bile ziyaretin fotoğrafını anlatıyor:

Türkiye New York’a yalnızca konuşmaya değil, dosya çözmeye gitti.

Bir tarafta Gazze ve Filistin, diğer tarafta Suriye, İran, Rusya-Ukrayna savaşı ve bölgesel güvenlik… Öte tarafta enerji, ticaret, yatırım, savunma ve Türk-Amerikan ilişkileri.

Türkiye artık yalnızca kendisi hakkında alınan kararları takip eden bir ülke değil; kararların şekillendiği masalarda bulunmak isteyen ve birçok başlıkta bulunması gereken bir aktör.

Karadeniz’i konuşuyorsanız Türkiye var. Suriye’yi konuşuyorsanız Türkiye var. Gazze, NATO’nun güney kanadı, enerji koridorları, düzensiz göç, Kafkasya ve Doğu Akdeniz dediğinizde Ankara’yı denklemin dışında bırakmak giderek zorlaşıyor.

Elbette bu, Türkiye’nin bütün tezlerinin kabul edildiği anlamına gelmiyor. Diplomasi zaten bu değildir.

Diplomatik güç, herkesin sizin söylediğinizi yapması değil; sizin bulunmadığınız masada karar alınmasının zorlaşmasıdır.

New York programının bir başka önemli tarafı da ekonomi. Erdoğan’ın yanında diplomatların yanı sıra ekonomi, enerji, sanayi ve ticaret yönetiminin bulunması tesadüf değil. Çünkü artık doğal gaz anlaşması da dış politikadır, savunma sanayii ihracatı da, yabancı yatırım da, ticaret hacmi de…

Bir de Türkevi var.

BM binasının hemen karşısında yükselen Türkevi artık sadece bir bina değil; Türkiye’nin Manhattan’ın diplomasi merkezindeki vitrini. Dünya liderlerinin gelip Türkiye Cumhurbaşkanı ile görüşebildiği bir merkez.

Diplomaside semboller önemlidir. Çünkü devletler yalnızca söyledikleriyle değil, görünürlükleriyle de güç gösterirler.

Erdoğan yarın BM kürsüsüne 16’ncı kez çıkacak. Gazze’yi, Filistin’i, uluslararası sistemin içine düştüğü güven krizini ve yıllardır dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” itirazını anlatacak.

Fakat New York’taki asıl diplomasi fotoğrafı yalnızca o kürsüde çekilmiyor.

Koridorlarda çekiliyor. Türkevi’nde çekiliyor. İkili görüşmelerde, ekonomi ve enerji masalarında çekiliyor.

Çünkü devletlerin gücü bazen mikrofon başında söyledikleriyle değil, kriz çıktığında kaç başkentin onları aradığıyla ve kaç masada sandalyelerinin hazır olduğuyla ölçülür.

Üstelik Türkiye bunu dünyanın son derece sert bir güç mücadelesinden geçtiği dönemde yapıyor. Washington-Pekin rekabeti büyüyor, Avrupa kendi güvenliğini yeniden tartışıyor, Rusya-Ukrayna savaşı uluslararası dengeleri zorluyor, Orta Doğu’da ise neredeyse her ay yeni bir denklem kuruluyor. Böyle dönemlerde orta ölçekli devletlerin önünde iki seçenek vardır: Büyük güçlerin kurduğu oyunu seyretmek ya da kendi hareket alanını genişletmek.

Ankara’nın son yıllarda tercih ettiği yol ikincisi. NATO üyesi Türkiye, aynı zamanda Moskova ile konuşabiliyor; Batı dünyasının parçasıyken Körfez, Afrika, Orta Asya ve Asya ile yeni kanallar açıyor. Bunun zaman zaman gerilim ürettiği de bir gerçek. Fakat çok yönlü diplomasinin amacı zaten herkese aynı şeyi söylemek değil, Türkiye’nin çıkarlarını mümkün olduğunca fazla masada savunabilecek hareket alanını korumaktır.

Şimdi New York’ta gördüğümüz tabloyu biraz da böyle okumak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsündeki konuşması elbette önemli olacak. Fakat o kürsünün arkasında yıllardır örülen diplomatik ağ, Türkiye’nin ekonomik kapasitesi, savunma sanayiindeki yükselişi ve giderek genişleyen bölgesel etki alanı var. Bir ülkenin sözü, arkasında böyle bir kapasite varsa daha yüksek sesle duyulur.

Dünya yeniden şekillenirken Türkiye kenarda oturup sonucu beklemiyor.

Masadaki sandalyesini tahkim ediyor.

New York’taki yoğun diplomasi trafiğinin asıl anlamı da budur.