Ölmeden Önce Egonu Öldür

Abone Ol

The Death of Robin Hood

Michael Sarnoski imzalı The Death of Robin Hood, genç yönetmenin kariyerindeki üçüncü uzun metrajlı yapımı olarak vizyondaki yerini aldı. İlk filmi Pig (2021) ile bir intikam hikâyesini şiirsel bir yas dramasına evirerek dikkat çeken, ardından A Quiet Place: Day One (2024) ile büyük bütçeli stüdyo sinemasında da karakter odaklı öyküleme başarısı gösteren Sarnoski, modern sinemanın güven veren yeni nesil yönetmenlerinden biri. Klişeleşmiş ve romantize edilen kahraman anlatısını yıkan ve karaktere varoluşçu bir pencereden bakan filmde, Robin Hood figürünün, tarihsel süreçteki ‘halk kahramanı’ ile ‘yasa dışı hırsız’ arasındaki flu ve çelişkili doğası dramatik yapının temelini oluşturuyor. Bu diyalektik çatışma kahramanı yüceltmek yerine, onun içsel hesaplaşmalarını derinleştiren bir itici güç olarak işlev görüyor. 120 dakikalık yapım, klasik bir macera veya dönem aksiyonu olmanın çok ötesinde, karanlık bir tarihi drama ve hayatta kalma temalı bir psikolojik gerilim alt türü olarak konumlanıyor.

Alışılagelen görkemli Robin Hood efsanesinin sona erdiği, ormanın ve yeşilin artık solduğu, karanlık bir dönemde geçen The Death of Robin Hood, destansı kahramanın ömrünün son demlerine odaklanıyor. Yıllarca süren savaşların, cinayetlerin ve fiziksel yıkımın ardından yaşlanmış, yıpranmış ve geçmişin suçluluk duygusuyla baş başa kalmış olan Robin Hood, dağların kuytularında yorgun ve köşeye sıkışmış bir halde hayata tutunmaya çalışmaktadır. Bu zorlu süreçte yolu, ona yardım eli uzatan ancak kendi geçmişiyle de mücadele eden gizemli bir kadınla kesişir. Hikâye, tamamen gerçek bir tarihsel belgeye dayanmasa da Robin Hood mitinin orta çağ kroniklerindeki en eski ve en kasvetli varyasyonlarından, özellikle de karakterin bir manastırda kan akıtılarak ölüme terk edildiği baladlardan besleniyor. Dolayısıyla öykü, Hollywoodvari bir kurgu olmaktan ziyade, efsanenin insani ve trajik ölüm gerçeğiyle çarpıştığı, realizmi yüksek bir son dem anlatısı.

Sarnoski’nin kaleme aldığı senaryo, mitolojik bir figürü kusurları, pişmanlıkları, yaşlılığın getirdiği acziyet ve ödenmesi gereken bir kefaret arayışıyla ele alarak ezberleri bozuyor. ‘Yenilmez kahraman’ imajını bizzat karakterin kendi zaaflarıyla yıkan ve izleyiciye ilkel bir insanlık hali sunan hikâyede, ritmi yer yer yavaşlatan, felsefi derinlik yakalama gayesiyle yazılmış bazı tekrara düşen pasajlar göze batıyor. Sarnoski, senaryoyu oluştururken Robin Hood’un 13. yüzyıl İngiltere’sindeki kökleri ile dönemin acımasız veba, cüzzam ve kıtlık atmosferine yaslanıyor. Bu tarihi arka plan, filme oldukça sert, çiğ ve kanlı bir ton kazandırmış durumda. Okların delip geçtiği kafalar, enfeksiyon kapan yaralar ve çamurun içindeki şiddet, estetik kaygılardan uzak, olanca çıplaklığıyla perdeye yansıyor. Anlatı dili, büyük laflar etmek yerine sessizliğin ve atmosferin gücüne inanan bir yapıya sahip. Temel çatışması Robin Hood’un, dış dünyadaki düşmanlarından ziyade, yaratılan efsanenin altında ezilen vicdanıyla ve kaçınılmaz olan ölüm gerçeğiyle girdiği savaşta saklı olan filmde karakter gelişimleri keskin dönüşümlerle değil, ağır ve sancılı kabullenişlerle ilerliyor. Hafıza, günah, bağışlanma ve kimlik meseleleri üzerine yoğunlaşan öykü, sosyolojik çerçeveden bakıldığında, kahramanların nasıl üretildiği ve meşrulaştırıldığı, tarihin kazananlar tarafından nasıl yazıldığı üzerine düşündürüyor. Halk kahramanlığı fikrinin ardındaki şiddet mekanizmalarını görünür kılarken; egonun ölümü, yaşlanma ve vicdan muhasebesi meselelerinin de altını çiziyor.

Filmografisinin bu üçüncü halkasında rüştünü iyiden iyiye ispat eden Michael Sarnoski, Pig’deki izole, melankolik ve yasla harmanlanmış atmosfer yönetimini bu kez geniş bir tarihi dekora başarıyla taşırken, A Quiet Place: Day One ile kazandığı büyük prodüksiyon idare etme becerisini, bu filmin minimalist ruhuyla birleştiriyor. Türün alışılagelmiş hızlı kurgu ve yüksek tempolu aksiyon klişelerini reddeden, ağır tempolu, hipnotik bir ritim benimseyen yönetmen, kurguda lineer çizgiyi koruyor ve karakterlerin zihnindeki zamansal kırılmaları atmosferik geçişlerle sağlıyor. Hikâye anlatımındaki bu özgünlük, Hollywood'un defalarca tükettiği bir figürü sinematik bir ağıta dönüştürerek türün klişelerinden ayrılmasını sağlıyor.

Kariyeri boyunca canlandırdığı ikonik ve fiziksel güç gerektiren rollerle hafızalara kazınan Hugh Jackman, Robin Hood rolünde usta işi bir performans ortaya koyuyor. Uzun yıllar kanserle mücadele eden ve bu süreçte hem fiziksel hem de psikolojik olarak bitkin düşen Jackman, hastalıkla olan mücadelesinden edindiği yıpranmışlığı, yorgunluğu ve yaşanmışlığı karakterinin gövdesine ve bakışlarına muazzam bir şekilde yediriyor. Usta aktörün oyunculuğundaki bu derinleşme ve dramatik gelişim gerçekten hayranlık uyandırıcı. Jodie Comer ise Rahibe Brigid rolüne kattığı duru, sert ama şefkatli dokunuşla oyunculuk kalitesini bir kez daha kanıtlıyor. Korku-gerilim türünün son dönemde en öne çıkan isimlerinden Bill Skarsgard ise her an patlamaya hazır ve karanlık bir performansla izleyicinin karşısında. Skarsgard ailesinin genetik yeteneği, Bill’in performansındaki her mimiğinde ve jestinde kendini yeniden gösteriyor.

Doğal ışığın, gri ve toprak tonlarının ağırlıkta olduğu sinematografi, izleyiciyi 13. yüzyıl Britanya’sının soğuk iklimine taşıyor. Dönemin, ihtişamdan uzak, sefalet ve çürümüşlüğünü yansıtan klostrofobik atmosfer başarıyla kurulmuş. Makyajlar ve kostümlerdeki detaylar karakterleri gerçekçi kılarak filme önemli bir hizmet sunuyor. Sarnoski’nin geniş planları, doğanın heybeti karşısında insanın ne kadar küçük, çaresiz ve yalnız kaldığını vurgulayan bir tezatlık yaratarak görsel anlatıyı parlatıyor. Sinematografik başarıyı tamamlayan ses tasarımları, filmin atmosferiyle uyumlu bir şekilde bağ kuran kilise tınılarından ve hüzünlü yaylılardan müteşekkil müzikler izleyicide hüzün duygusu bırakıyor.

Yapımın en dikkat çeken noktası, popüler kültürün bu denli suyunu çıkardığı bir mitin, ticari kaygılardan uzak durarak, sanatsal ve cesur bir yaklaşımla beyazperdeye aktarılması. Hollywood’un formülize edilmiş ‘kahraman’ seyirliklerinden sıyrılan The Death of Robin Hood, selefleriyle kıyaslandığında oldukça farklı bir yerde duruyor. Kevin Costner’ın başrolde yer aldığı Robin Hood: Prince of Thieves (1991) filmindeki romantik hayduttan ya da Ridley Scott’ın, Russell Crowe’la işbirliğinde çektiği militarist ve politik Robin Hood (2010) yorumundan (Otto Bathurst’un Taron Egerton’lı komik Robin Hood (2018)’unu hiç saymıyorum bile!) tamamen ayrışıyor. Bu yapım, kahramanın yükselişinden veya savaşlarından ziyade, onun çöküşünü anlattığı için janr içinde daha ziyade Clint Eastwood’un Unforgiven (1992) filmine veya James Mangold’un yönettiği Logan (2017) ile akraba bir anti-kahraman vedası niteliğinde.

Ezcümle; The Death of Robin Hood sadece bir efsanenin sonunu değil, sinemada saf atmosfer ve karakter dramasının yeniden dirilişini müjdeleyen özel yapımlarından biri. Kahramanlık anlatılarının felsefi boyutuna yaptığı sanatsal katkıyla türün içinde yıllarca anılacak film, patlamış mısır eşliğinde distopik veya hızlı aksiyon tüketmek isteyen kitleden çok, sinemanın bir sanat dalı olarak sunduğu hüzünlü ve sarsıcı deneyimi hissetmek isteyen sinefillere hitap ediyor. Sinema salonundan çıktıktan sonra bile Sherwood Ormanı’nın uğultusunu, dağların soğuğunu ve okların vızıltısını hissettiren The Death of Robin Hood izleyiciye şunu gösteriyor; kahramanın son savaşı kendisiyle oluyor… Ve insan için en ağır kefaret, kendi efsanesinin altında ezilip ego ölümünü kabul etmesidir.