Kayıp, insanın omzuna konan en ağır yüklerden biridir; sevdiğimiz bir canın aramızdan ayrılışı, dünyanın bütün gürültüsünü bir anda susturur.
O an geldiğinde ne mal mülk teselli eder insanı ne makam ne etrafımızı kuşatan kalabalıklar.
Geriye tek bir soru kalır: Nereye gitti?
İşte bu sorunun cevabını bilmek, iman etmiş bir yürek için nimetlerin en büyüklerindendir.
Bizler sevdiklerimizi toprağa değil, aslında bir buluşma vaadine emanet ederiz.
Ahirete iman, ölümü bir son olmaktan çıkarıp bir eşiğe dönüştürür; o eşiğin ardında yeniden kavuşmanın umudu durur.
Gayba iman etmek, gözün görmediğine kalbin şahitlik etmesidir; bu şahitlik, en karanlık gecede bile insanın elinden duran bir fenerdir.
Sevdiğinin nereye gittiğini bilen insan yıkılmaz; sarsılır, ağlar, yanar ama yıkılmaz.
Çünkü onun gözünde ayrılık ebedi değil, muvakkattir; hasret, uzun bir yolculuğun yorucu ama sonu belli bir molasıdır sadece.
Peki bu inançtan mahrum bir yürek, aynı kaybı nasıl taşır, nasıl sindirir?
Sevdiğini bir hiçliğe uğurladığına inanan insanın acısını tarif etmek mümkün olmasa gerek.
O acı, dibi görünmeyen bir kuyudur; içine ne kadar gözyaşı dökülse dolmaz, ne kadar zaman geçse kapanmaz.
İman etmiş biri bu boşluğu hiçbir zaman tam olarak anlamayacaktır; doğrusu anlamak da istemeyecektir.
Zaten böyle bir acıyı tatmaktan muhafaza edilmiş olmak, başlı başına şükür sebebidir.
Modern çağ, ölümü hayatın dışına sürmekle insanı tesellisiz bıraktı.
Hastane koridorlarına, soğuk istatistiklere hapsedilen ölüm, artık konuşulmayan, üstü örtülen bir muamma haline geldi.
Oysa ölümü hatırlamak hayatı zehirlemez; aksine ona istikamet verir, her anı kıymetli kılar, insanı boş kavgalardan alıkoyar.
Ölümü unutan insan, hayatı da yanlış yaşar; sonsuz kalacakmış gibi biriktirir, hiç ayrılmayacakmış gibi kırar döker.
Ölümü bir kavuşma kapısı olarak bilen insan ise sevdiklerine sımsıkı sarılır, helalleşerek yaşar, gönül yıkmaktan korkar.
Yitirdiklerimiz aslında kaybolmadı; onlar önden gönderdiklerimizdir.
Bizler de arkadan geleceğiz, er ya da geç.
Bu dünya bir bekleme salonudur; kimimiz erken çağrılır, kimimiz geç.
Aradaki fark, ne bir eksikliktir ne bir imtiyaz; sadece sıradır.
Sevdiklerini önden gönderen yürek, hasretini umuda dönüştürmeyi bildiği gün, gözyaşı bile ibadete dönüşür.
Ayrılığın gerçek adı, iman edenler için, ertelenmiş bir kavuşmadır.