Türkiye’de savcılıkların yürüttüğü soruşturmalar kapsamında daha dosyaların kapağı yeni açılmış, dijital materyaller incelenmeye başlanmış, gözaltına alınan insanların ifadeleri dahi tamamlanmamışken Avrupa’dan hüküm geldi. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, Kaos GL yöneticilerinin de aralarında bulunduğu kişilere yönelik operasyonları “baskının şok edici biçimde tırmanması” olarak nitelendirdi. Bununla da kalmadı; soruşturmayı “ahlaki gündemin dayatılması” olarak tarif ederek Türkiye’nin temel hakları ve uluslararası taahhütlerini ihlal ettiğini söyledi.
İnsanın sorması gerekiyor: Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü, Türk savcılarının elindeki soruşturma dosyasını ne zaman inceledi?
Çünkü bu tavır yeni değil. Türkiye’de kamuoyunun yakından izlediği hemen her siyasi veya toplumsal soruşturmada benzer bir Avrupa refleksiyle karşılaşıyoruz. Henüz savcı iddianamesini tamamlamadan, mahkeme delilleri tartışmadan, tanıklar dinlenmeden Brüksel’den siyasi değerlendirmeler geliyor. Avrupa, Türkiye söz konusu olduğunda zaman zaman yargının sonucunu bekleyen gözlemci olmaktan çıkıp devam eden hukuki süreç hakkında peşinen kanaat açıklayan siyasi bir aktöre dönüşüyor.
Hatırlayalım.
2013 Gezi olaylarında Avrupa Parlamentosu daha olayların sıcaklığı geçmeden, 13 Haziran 2013’te Türkiye hakkında karar aldı. Polisin “orantısız ve aşırı güç” kullandığını ilan etti, gözaltındaki barışçıl göstericilerin serbest bırakılmasını istedi ve Türk makamlarına nasıl hareket etmeleri gerektiğini söyleyen çağrılarda bulundu. Elbette polis şiddeti varsa eleştirilmelidir. Ancak daha o tarihte Gezi’nin arkasındaki organizasyon, finansman ve daha sonra yıllarca Türk yargısının önüne gelecek iddialar henüz bütünüyle ortaya çıkmamıştı. Buna rağmen Avrupa siyasi pozisyonunu çoktan belirlemişti.
15 Temmuz 2016’dan sonra da aynı tabloyu gördük. Türkiye, 250’den fazla insanın şehit olduğu kanlı bir darbe teşebbüsünün ardından olağanüstü bir soruşturma yürütüyordu. Avrupa Parlamentosu’nun kendi kararında bile darbe girişiminde 250’den fazla kişinin öldüğü, 2 bin 100’den fazla kişinin yaralandığı kayda geçiriliyordu. Buna rağmen 27 Ekim 2016 tarihli AP kararının ağırlık merkezi kısa sürede Türkiye’nin gazetecilere, medya kuruluşlarına ve ifade özgürlüğüne yönelik uygulamalarına çevrildi. Elbette darbe girişimi hukuk devletinin askıya alınmasına gerekçe olamazdı; fakat Avrupa’nın Türkiye’den beklediği hassasiyetin benzerini, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı olağanüstü güvenlik tehdidini anlamakta gösterip göstermediği hâlâ tartışmaya değer.
Sonra HDP ve Kobani dosyaları geldi. Avrupa Parlamentosu, 2021’de HDP hakkındaki kapatma davasını ve Kobani yargılamasını açık biçimde gündemine aldı; AB Türkiye Delegasyonu’nun duruşmaları izlemesini, kamuoyu açıklamaları yapmasını ve cezaevi ziyaretleri için izin istemesini dahi talep etti. Türkiye’de 2014 Kobani olaylarının ardından onlarca insanın hayatını kaybettiği bir dosya Türk mahkemelerinin önündeyken Avrupa Parlamentosu bunun yalnızca hukuki değil, doğrudan siyasi taraflarından biri hâline geldi.
Osman Kavala dosyasında müdahil dil daha da ileri taşındı. Avrupa Parlamentosu 5 Mayıs 2022 tarihli kararında Kavala hakkındaki suçlamaları “siyasi saiklerle” ilişkilendirdi ve serbest bırakılması çağrısında bulundu. Burada önemli bir gerçeği de teslim etmek gerekir: Kavala dosyası yalnızca Brüksel’in siyasi değerlendirmesinden ibaret değildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2019’da Kavala’nın tutukluluğunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çeşitli maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmişti. Dolayısıyla burada Türkiye’nin karşısında sadece siyasi bir Avrupa Parlamentosu kararı değil, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeden kaynaklanan bağlayıcı bir uluslararası hukuk tartışması da vardı. Fakat bu gerçek bile Avrupa Parlamentosu’nun devam eden Türk yargı süreçleri hakkında kullandığı son derece kesin siyasi dili ayrıca tartışmamıza engel değil.
Bu çizgi 2025’te belediye başkanları hakkındaki soruşturmalarda yeniden karşımıza çıktı. Avrupa Parlamentosu 13 Şubat 2025’te Türkiye’de belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanmasına ilişkin özel bir karar kabul etti. Bir ay sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın 19 Mart’ta tutuklanması da Avrupa kurumlarının Türkiye’deki hukuk devleti tartışmasının merkezine yerleşti. Yani Brüksel’in Türkiye’deki adli süreçlere ilişkin siyasi pozisyon alma alışkanlığı dönemsel değil; yıllara yayılan kurumsal bir çizgi.
Şimdi aynı refleks LGBTİ+ derneklerine yönelik soruşturmalarda karşımızda.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. LGBTİ+ olmak suç değildir. Bir düşünceyi savunmak suç değildir. Bir dernekte faaliyet göstermek de tek başına suç değildir. Bunların tartışması başka bir şeydir. Fakat herhangi bir dernek, vakıf, şirket, medya kuruluşu veya siyasi yapı hakkında somut suç şüphesi doğduğunda, o kuruluşun faaliyet alanı ona hukuk karşısında dokunulmazlık sağlamaz.
Bugünkü soruşturmanın sonunda suçlama çökerse bunu da açıkça söylemek gerekir. Hukuksuzluk varsa eleştirelim. Delil yoksa beraat kararı verilsin. Gözaltılar keyfîyse hesabı sorulsun. Çünkü hukuk devletini savunmak bunu gerektirir.
Ama aynı hukuk devletinin başka bir şartı daha vardır:
Savcı soruşturur, mahkeme karar verir.
Brüksel değil.
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye hakkında eleştiri yapma hakkı elbette vardır. Türkiye Avrupa Konseyi üyesidir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır ve AB ile uzun yıllara dayanan adaylık ilişkisine sahiptir. Dolayısıyla “Avrupa Türkiye hakkında hiçbir şey söyleyemez” demek hem hukuken hem siyaseten savunulabilir bir tez değildir.
Bizim itirazımız başka.
Dosyayı görmeden suçsuz, delilleri görmeden siyasi, yargılama bitmeden hukuksuz ilan etmeyin.
2013’te Gezi’de gördük. 2016’dan sonra gördük. HDP ve Kobani dosyalarında gördük. Kavala tartışmasında gördük. Belediye başkanları soruşturmalarında gördük. Bugün Kaos GL operasyonunda bir kez daha görüyoruz.
Avrupa’nın Türkiye söz konusu olduğunda kötü bir alışkanlığı var:
Türkiye’de bir soruşturma başladığında önce Türk yargısının ne bulduğunu beklemek yerine, Brüksel kendi siyasi kararını açıklıyor.
Sonra Türkiye’ye “yargı bağımsızlığı” dersi veriyor.
İşte asıl çelişki burada.
Bağımsız yargı istiyorsanız, önce yargının bağımsız biçimde işini yapmasına izin verin.
Suçluya mahkeme suçlu desin, masuma mahkeme masum desin.
Ve Türkiye’de açılan bir dosyanın kararını, daha Türk hâkimi vermeden Brüksel vermesin.