Özkök deplasmanda maçı aldı

Abone Ol

Ertuğrul Özkök gibi yarım asırlık bir gazetecinin karşısına hazırlıksız çıkılmazdı. Hele ki mesele, Ekrem İmamoğlu dosyasıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişteki yargı süreçlerini aynı zemine çekme iddiası gibi teknik ve kritik bir başlıksa…

Burada “gelsin, ben hallederim” rahatlığı sökmedi.

Çünkü Özkök’ün yaptığı şey sadece bilgi vermek değildi; algı kurmaktı. Cümleyi attı, benzetmeyi yaptı, dosyaları aynı çerçeveye yerleştirdi ve tartışmanın psikolojik üstünlüğünü aldı.

Oysa temel fark çok açıktı: Erdoğan’ın belediye başkanlığı dönemine ilişkin süreçlerde rüşvet ve irtikap iddiası merkezde değildi. İmamoğlu dosyalarında ise kamuoyuna yansıyan en ağır başlıklar tam da bu alanlara temas ediyor.

Ama tartışmada haklı olmak yetmez. Hazırlıklı olmak gerekir. Dosyayı bilmek, maddeleri bilmek, farkı net göstermek gerekir. Aksi halde bilgi doğru da olsa yanlış da olsa, iyi hazırlanmış bir gazeteci algıyı yönetir.

Nitekim öyle oldu.

Özkök, kendi tezini rahatça kurdu. Karşısında bu tezi anında dağıtacak hazırlık olmayınca da deplasmanda maçı kazanmış gibi çıktı.

Bu tartışmadan çıkarılacak ders şudur: Eski medya kuşağı hafife alınmaz. Hele Ertuğrul Özkök gibi yıllarca manşetle siyaset dizayn etmiş bir isim, boşluk buldu mu oradan yürür.

Mesele yalnızca Özkök’ün ne söylediği değil; ona karşı hakikatin ne kadar hazırlıklı savunulduğudur.

Ve bu defa hakikat değil, hazırlıksızlık kaybetti.

***

FİKİR HÜRRİYETİNE SIĞINAN ADLİ DOSYALAR

Türkiye’de son dönemin en büyük algı operasyonlarından biri, bazı adli dosyaların “düşünce özgürlüğü” ambalajıyla topluma sunulmasıdır.

Ekrem İmamoğlu etrafında kurulan mağduriyet dili de tam olarak buradan ilerliyor.

Sanki ortada bir düşünce manifestosu varmış gibi…

Sanki bir felsefi ekolün temsilcisi cezalandırılıyormuş gibi…

Sanki Türkiye, yeni bir fikir adamını susturmak için seferber olmuş gibi…

Oysa tablo bu değil.

Kamuoyunun önünde duran mesele; düşünce, kanaat, ideoloji ya da siyasal teori tartışması değil. Tartışılan başlıklar, yargı dosyalarına konu olan somut iddialar. Üstelik bu iddialar, ifade özgürlüğü alanına değil; kamu kaynakları, çıkar ilişkileri, ihale düzeni, menfaat zinciri ve belediye imkânlarının nasıl kullanıldığına dair ağır başlıklara temas ediyor.

Elbette herkes bir siyasetçiyi savunabilir.

Herkes bir davayı haksız bulabilir.

Herkes yargılamanın usulünü, zamanlamasını, delil düzenini tartışabilir.

Bunların tamamı meşrudur.

Ama bir adli soruşturmayı alıp “düşünceye kelepçe” diye pazarlamak, yalnızca gerçeği eğip bükmek değildir; aynı zamanda gerçek fikir suçlularına da haksızlıktır.

Bu ülke fikirleri yüzünden bedel ödeyen insanlar gördü. Şiir okuduğu için, yazı yazdığı için, kanaatini açıkladığı için, ideolojik pozisyonu nedeniyle yargı önüne çıkarılan isimleri yaşadı. Fikir suçu denilen şeyin tarihsel bir ağırlığı vardır. O kavramın arkasında hapishane duvarları, yasaklı kitaplar, kapatılan dergiler, sürgünler, mahkeme koridorları ve bedel ödemiş insanlar vardır.

Şimdi siz bu ağır kavramı alıp belediye dosyalarının üstüne örtü gibi sererseniz, yalnızca bugünün hakikatini değil, dünün acılarını da istismar etmiş olursunuz.

Asıl sorun burada.

Bir kısım sanat çevresi, akademik mahalle, kültür endüstrisi ve kendisini “aydın” diye pazarlayan çevreler, meseleyi bilerek bulandırıyor. Ortada büyük bir düşünce çilesi varmış gibi sahne kuruluyor. Siyasetçi değil filozof, sanık değil mütefekkir, belediyeci değil fikir önderi portresi çiziliyor.

Hayır.

Bu kadar ucuz değil.

Bir insanı sevebilirsiniz. Politik olarak destekleyebilirsiniz. Onun iktidara karşı güçlü bir figür olduğunu düşünebilirsiniz. Hatta hakkındaki dosyaların siyasi yönü olduğunu da iddia edebilirsiniz. Ama bütün bunlar, isnat edilen suçların niteliğini değiştirmez.

Bir dosyanın siyasi sonucu olabilir.

Ama bu, o dosyanın otomatik olarak fikir davası olduğu anlamına gelmez.

Bir yargılamanın kamuoyunda büyük etkisi olabilir.

Ama bu, sanığın düşünce insanı mertebesine yükseltildiği anlamına gelmez.

Bir siyasetçi geniş kitlelerin desteğini alabilir.

Ama bu, onun hakkındaki her iddiayı düşünce özgürlüğü meselesine dönüştürmez.

Bugün yapılmak istenen tam da budur: Kavramların içi boşaltılıyor. Hukuki tartışma, duygusal propaganda ile perdeleniyor. Dosya konuşulmasın diye “mağduriyet” büyütülüyor. İddialar tartışılmasın diye “özgürlük” kelimesi sahaya sürülüyor.

Peki sanatçı duyarlılığı dediğiniz şey bu mudur?

Kamu malı iddiası varken susmak mı?

Rüşvet, ihale, menfaat ilişkisi iddiaları konuşulurken olayı romantik bir özgürlük masalına çevirmek mi?

Hukukun cevap aradığı dosyaları alkış sloganlarıyla gölgelemek mi?

Sanatın, aydının, yazarın görevi hakikatin yanında durmaktır. İktidara da muhalefete de aynı mesafeden bakabilmektir. Yolsuzluk iddiası kimin kapısına dayanırsa dayansın, önce “ne olmuş?” diye sorabilmektir.

Ama bizde bazı çevreler için ölçü ne yazık ki ilke değil, mahalle bağlılığıdır.

Kendi mahallesinden biri yargılanınca “fikir özgürlüğü” diyorlar.

Karşı mahalleden biri yargılanınca “hukuk işliyor” diyorlar.

Kendi destekledikleri siyasetçiye dosya açılınca “operasyon” diyorlar.

Sevmedikleri biri hakkında iddia çıkınca “hesap ver” diye bağırıyorlar.

Bu ikiyüzlülük artık toplumun gözünden kaçmıyor.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey slogan değil, açıklıktır.

Kimsenin suçlu ilan edilmesi gerekmiyor; hükmü mahkeme verir. Ama kimsenin de adli isnatlardan kaçmak için fikir hürriyeti kavramının arkasına saklanmasına izin verilmemelidir.

Fikir hürriyeti kutsaldır.

Düşünce özgürlüğü değerlidir.

Siyasi eleştiri meşrudur.

Ama kamu kaynaklarıyla, belediye imkânlarıyla, çıkar ilişkileriyle, adli dosyalarla ilgili iddialar başka bir zemindir.

Bu zemini bulandıranlar, aslında hukuka değil algıya hizmet eder.

Bugün sanat-sepet çevrelerine düşen görev, bir siyasetçinin propaganda korosunda yer almak değil; hakikatin, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin yanında durmaktır.

Çünkü kavramları kirletirseniz, sonunda toplumun hakikat duygusunu da çürütürsünüz.

Ve unutmayalım:

Bir ülkenin en büyük felaketi, suçun mahkemede değil, alkışlarla aklanmaya çalışılmasıdır.