TRT World Research Center'da araştırmacı Burak Elmalı, Palantir şirketinin yayımladığı 22 maddelik manifestonun yapay zekanın geleceği hakkında ne söylediğini AA Analiz için kaleme aldı.
Yaklaşık bir asır önce Theodor Adorno ve Max Horkheimer, modern aklın özgürleştirici niteliğini yitirdiği uyarısını yaparak aklın bir özgürlük aracı olmaktan çıkıp kontrol mekanizmalarına dönüşebileceğini ifade etmişti. Bugün bu tespit yöneten, öngören ve karar veren teknolojik sistemlerle şekillenen bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Teknolojik güç için bir manifesto
ABD merkezli yazılım şirketi Palantir, birkaç gün önce şirketin Üst Yöneticisi (CEO) Alexander Karp'ın "The Technological Republic" adlı kitabından alıntılanmış 22 maddelik bir manifestoyu [1] resmi X hesabında yayımladı. Bu metin yalnızca kurumsal bir açıklama değil, aynı zamanda bir seferberlik çağrısına benziyor. Manifesto, teknolojinin toplumsal kontrol ve modern savaşın evrimiyle ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği bir vizyon ortaya koyarken, Silikon Vadisi’nin de üstleneceği rolü yeniden tanımlıyor. Yani bu manifesto, Batı’nın geleceği için yumuşak gücün artık yeterli olmadığını, yapay zeka ve savunma teknolojilerinde üstünlüğün şart olduğunu ve ilgili şirketlerin bu hedefe ulaşmayı bir vatani borç olarak görmesi gerektiğini vurguluyor.
Yükleniciden entegre güvenlik mimarisi aktörüne
Palantir, ABD ulusal güvenlik mimarisine derinlemesine bir şekilde entegre edilmiş durumda. Gotham platformu uzun süredir Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Savunma Bakanlığı (Pentagon) dahil çeşitli kurumlarda kullanılıyor. Şirket son dönemde ise veri analitiğinin ötesine geçerek, veri altyapısının askerileştirilmesini yansıtan sözleşmelerle etki alanını genişletti. Bunun başlıca örnekleri [2] arasında, yapay zeka destekli hedefleme ve sensör füzyonunu taktik seviyeye entegre eden Amerikan ordusuna ait TITAN programı ve başlangıçta insansız hava araçları (İHA) görüntülerine makine öğrenimi uygulamak üzere tasarlanan Project Maven yer alıyor. Özellikle Maven, Google çalışanlarının direnciyle şirketin projeden çekilmesi ve yerini diğer firmalara bırakmasıyla, Silikon Vadisi’nin savaşla ilişkisi açısından bir dönüm noktası oldu.
Palantir, lojistik ve muharebe sahası karar destek sistemlerinde kilit bir aktör haline geldi. Ukrayna’daki çatışma ortamlarında da aktif biçimde kullanılıyor. Şirket, Anduril ile birlikte Lockheed Martin ve Raytheon gibi geleneksel savunma yüklenicilerinin hakim olduğu yapıyı, girişim sermayesi yaklaşımıyla dönüştüren yeni bir savunma teknolojisi ekosisteminin bir parçası konumunda.
Ayrıca Palantir, iç yönetişim altyapısına da genişlemiş durumda. Şirketin ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) Dairesi ile ImmigrationOS [3] üzerinden yürüttüğü çalışmalar, özellikle öngörücü uygulamalar ve federal veri tabanları arasında entegrasyon konularında sivil hak ve özgürlük savunucuları tarafından eleştiriliyor.
İsrail ile yakın ilişkiler ve savaşta operasyonel yapay zeka
Yayımlanan manifesto, Palantir’in İsrail ile giderek kurumsallaşan ilişkisiyle de örtüşüyor. Şirket, 2024'te İsrail Savunma Bakanlığı ile bir ortaklık duyurdu [4] ve Alex Karp da İsrail’in eylemlerine yönelik destek beyanlarında bulundu. O dönem yönetim kurulu toplantısının Tel Aviv’de yapılması, firmanın yalnızca tarafsız bir tedarikçi olmadığını gösteren politik bir sembolizm taşıyordu. Bu noktada etik tartışma teorik olmaktan çıkıp operasyonel bir boyut kazanıyor. Örneğin, 7 Ekim sonrası süreçte İsrail ordusu tarafından kullanıldığı bildirilen "Lavender" ve "Gospel" [5] gibi yazılımlar, hedef belirleme süreçlerinin otomasyonuyla ilişkilendiriliyor. Bu sistemlerin Palantir ürünleri olduğu resmi olarak doğrulanmış değil; ancak Gotham veya Foundry gibi platformların faaliyet gösterdiği algoritma destekli savaş kategorisini açıkça ortaya koyuyorlar.
Savaşlarda veri entegrasyonu
Bu tablo, savaşın doğasına dair yeni bir anlayışa işaret ediyor. Çatışma artık bir veri füzyonu problemi olarak görülüyor. Sensör verileri, uydu görüntüleri ve iletişim akışları tek bir operasyonel resimde birleşiyor. Bu sayede yalnızca durumsal farkındalık değil, hedefe karşı öngörüye dayalı üstünlük de sağlanıyor.
Bu yaklaşım, ABD Savunma Bakanlığının çok sayıda otonom sistemi hızla farklı alanlara konuşlandırmayı hedefleyen "Replicator" [6] programı ve NATO’nun yapay zeka destekli komuta kontrol sistemlerinde birlikte çalışabilirliğe verdiği artan önemle uyumludur.
Çin de bu doğrultuda ilerliyor. Ordu, yapay zeka tabanlı karar destek sistemlerine, bilişsel savaş çalışmalarına ve çok alanlı veri füzyonuna ciddi yatırımlar yaptı. [7] Sivil-asker entegrasyonu, özel şirketleri doğrudan savunma inovasyonuna bağlayarak ticari ve askeri araştırma geliştirme (AR-GE) arasındaki sınırı kaldırıyor ve konuşlandırmayı hızlandırıyor. Ortaya çıkan tablo, yalnızca teknolojik bir asimetriyi değil, büyük güçler arasında giderek belirginleşen bir algoritmik savaş doktrinini de işaret ediyor.
Yapay zeka üstünlüğünün politik ekonomisi
Bu bağlamda Palantir’in manifestosu, ideolojik bir metinden ziyade jeopolitik bir endüstri stratejisi içindeki konumlanma olarak okunmalı. Temel varsayım, yapay zeka üstünlüğünün tıpkı Soğuk Savaş’ta nükleer kapasitenin veya 20. yüzyılın başlarında sanayi gücünün belirleyici olması gibi önümüzdeki on yıllarda stratejik hiyerarşiyi belirleyeceği yönünde.
Bu durum piyasa davranışlarına da yansıyor. Palantir’in son yıllardaki değer artışı, kısmen Yapay Zeka Platformu (AIP) [8] sayesinde savunma odaklı yapay zeka altyapısının kalıcı bir büyüme alanı olacağına dair yatırımcı inancını gösteriyor. Bu değişim nedeniyle de bu alanda artık ana müşteri kitlesi tüketiciler değil, devletler oluyor.
Ancak bu yoğunlaşma yapısal sorunları da beraberinde getiriyor. Yapay zeka istihbarat, savunma ve iç güvenliğe yayıldıkça sivil-asker ayrımı bulanıklaşıyor. Geleneksel denetim mekanizmaları ise sürekli güncellenen yazılım modellerine ayak uyduramıyor.
Kontrol, yönetişim ve hızlanmanın sınırları
Bugün mesele yapay zekanın ulusal güvenliğe entegre edilip edilmeyeceğinin ötesinde bunun zaten gerçekleştiği bir ortamda, giderek otonomlaşan sistemlerin nasıl yönetileceğidir. Asıl risk tekil kötüye kullanımlar değil, hız ve ölçek odaklı optimizasyonun zamanla siyasi hesap verebilirliğin yerini almasıdır. Bu da şiddeti azaltmayıp daha dağınık, aracılı ve izlenmesi zor hale getiriyor. Sonuç olarak, yapay zeka yalnızca savaşı dönüştürmüyor, savaşla ilgili kararların alındığı koşulları da yeniden şekillendiriyor.