Bir dönem ekranlarda tuhaf bir usul peyda oldu.
Allah anlatılacak…
Patates geliyor.
İman konuşulacak…
Yumurta geliyor.
Tevhid izah edilecek…
İnek sahneye çıkıyor.
Sanki Kur’ân-ı Kerîm, insanı Rabbine ulaştıran bir hidayet kitabı olarak nazil olmamış da fen bilgisi dersine malzeme yetiştiriyor!
Bu nazarın mazisi eski.
Me’mûn devrinde Yunan felsefesi tercümelerle İslâm âlemine girdi.
İlim geldi.
Fikir geldi.
Fakat beraberinde, eşyayı kendi hesabına okuyan başka bir bakış da yürüdü.
Sebep büyüdü.
Perde kalınlaştı.
Eser konuştu…
Müessir gözden uzaklaştı.
Bediüzzaman Hazretleri tam burada pusulayı gösteriyor:
Kur’ân’ın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir.
Kur’ân patatese baktırırsa Rezzâk’ı tanıtır.
Yumurtayı gösterirse Kudret’i okutur.
Sütü nazara verirse Rahmet’i hissettirir.
Dağ levha olur.
Güneş âyet kesilir.
Yağmur ihsanı dillendirir.
Meyve, Mün’im’i haber verir.
Kâinat böyle okununca marifetullah dershanesine dönüşür.
Allah’ı anlatmaya çıkıp patatesin faydalarında kaybolursanız…
Tefekkür diye başladığınız yolun sonunda…
Elinizde patates kalır.
AVAM GÖRDÜ, MÜFESSİR KAYBOLDU
Kur’ân aynı usulü Bakara Sûresi’nde gözümüzün önüne seriyor:
Göklerin ve yerin yaratılışında…
Gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde…
İnsanlara fayda veren gemilerin denizde akıp gitmesinde…
Allah’ın gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde…
Her çeşit canlıyı yeryüzüne yaymasında…
Şimdi avama sor.
Semayı kim yarattı?
Allah.
Yağmuru kim indiriyor?
Allah.
Ölü toprağı kim diriltiyor?
Allah.
Tonlarca gemiyi denizin üzerinde kim yürütüyor?
Allah.
Sonra Malatya’da kendisini müfessir diye pazarlayan biri kürsüye çıkıyor.
Kur’ân’ı da vasıta-i cer ediyor.
Soruyor:
Başlıyor anlatmaya…
Hava…
Boşluk…
Yoğunluk…
Basınç…
Kaldırma kuvveti…
Ders uzadıkça geminin fiziği büyüyor.
Kur’ân’ın gösterdiği Kudret küçülüyor.
Ey hoca!
Fiziği anlat.
Kanunu öğret.
Sebebi tarif et.
Ama Kur’ân’ın nazarını da kaybetme.
Çünkü ayet, geminin mühendislik projesini okutmaya gelmiyor.
Gemiyi denizin üzerinde taşıyan Kudret-i İlâhiyeyi gösteriyor.
Avam bunu bir cümlede görüyor.
Sen sayfalarca sebep sayıp göremiyorsan…
Ortada ciddi bir problem var.
Avam Allah’a ulaşıyor…
Müfessir, geminin ambarında kayboluyor.
KUR’ÂN TEVHİDİ NASIL DERS VERİR?
Peki Kur’ân’ın yolu nasıl?
Vahdetü’l-vücûd ehli, mevcudatın vücudunu nazardan silerek tevhide ulaşmaya çalışır.
Vahdetü’ş-şuhûd erbabı, masivayı unutarak huzuru arar.
Kelâmcı…
İmkân der.
Hudûs der.
Teselsül der.
Kur’ân ise yağmuru gösterir.
Allah’ın rahmet eserlerine bak.
Ardından:
Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl dirilttiğine bak.
Toprak ölü.
Yağmur iniyor.
Arz canlanıyor.
Ortada eser var.
Eserden fiile geçiyor:
İhya…
Diriltmek.
Fiil, fâili gösteriyor.
Ardından isim geliyor:
Şüphesiz O, ölüleri diriltendir.
İsim:
Muhyî.
Sonra sıfat:
O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bakın Kur’ân nasıl okutuyor:
Eserden ef‘âle…
Ef‘âlden esmâya…
Esmâdan sıfâta…
Sıfâttan Vâcibü’l-Vücûd’un marifetine…
Ne yağmuru siliyor.
Ne toprağı unutturuyor.
Ne aklı labirentte yoruyor.
Her şeyi yerinde bırakıyor…
Sonra hepsini Allah’a şahit yapıyor.
İşte Kur’ân’ın ana caddesi:
Tevhid…
Nübüvvet…
Haşir…
Adalet ve ubudiyet…
Ne yazık ki asırlar içinde tali bahisler büyüdü.
Dallar çoğaldı.
Gövde gözden uzaklaştı.
Kur’ân ise hâlâ bir damla yağmuru önümüze koyuyor…
Ve o damladan Rabbü’l-Âlemîn’i okutuyor.
ALTINI ÇİZ:
Derler ya:
Cehaletin bir faydası var:
Bazen susar.
Yarım bilgi susmaz. Kürsü ister.
Bir de Kur’ân’ı vasıta-i cer ederse, laf çoğalır; istikamet kaybolur.
Kürsü büyüyüp tevhid küçülüyorsa, orada irşaddan önce hocayı sorgulamak gerekir.
Selam ve dua ile…
Fiemanillah.