Paul Valéry'nin Ketebe Yayınları'ndan çıkan Şiir Sanatı isimli eserini elime almadan önce hakkında yazılanlara göz gezdirdim. Arthur Rimbaud ve Charles Baudelaire'in şiirlerinin ardından Valéry'nin Deniz Mezarlığı, Yılan Taslağı, Adımlar, Ateş Kuşu, Helena, Dost Orman, Narlar ve Ateşler Sarmış Beni şiirlerini okumaya çalıştım. Ardından Şiir Sanatı'na yöneldim.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek, "Şiirde (Rembo)yu severim. (Bodler); -tam severim diyemem- şâyân-ı dikkattir. (Valeri) de bunların arasına girer." der.
Valéry, Rimbaud'nun ateşi veya Baudelaire'in karanlığı kadar ilk bakışta çarpıcı olmayabilir. Fakat şiirin yalnızca ne söylediğiyle değil, nasıl meydana geldiğiyle ilgilenmesi onu ayrı bir yere koyar.
Şiiri Düşünmek
Valéry'nin şiir üzerine düşünmesinde Edgar Allan Poe'nun önemli bir tesiri bulunur (bkz. Kuzgun şiiri). Poe'da görülen, şiirin kuruluşuna dair şuurlu yaklaşım, Valéry'de uzun yıllar sürecek bir araştırmaya dönüşür. Yaklaşık yarım asır boyunca tuttuğu Cahiers (Defterler) bunun en açık belgesidir. Valéry burada şiirden matematiğe, dilden şuura kadar pek çok mesele üzerine düşünür; fakat bütün bu düşüncelerin merkezinde "zihin nasıl çalışır ve düşünce nasıl biçime dönüşür?" suali vardır.
Valéry'yi yalnızca bir şair olarak değil, şiirin meydana gelişini araştıran bir şahsiyet olarak okumak gerekir. Bu noktada Mallarmé'yi de hatırlamak icap eder: Valéry, sembolist şiirin büyük ismi Stéphane Mallarmé'nin açtığı yoldan gelir.
Valéry'ye göre "şiir" kavramının kendisi bile muallaktadır. Bu kelime tek bir şeye işaret etmez, iki farklı mânâyı birden taşır: bazen şairin içinde beliren, onu "yaratma"ya iten o ilk hissi anlatır, bir dünya kurma isteğini. Bazen de bu hissin okura geçmesi için yapılan işi anlatır — şairin dil vasıtasıyla kendi hâlet-i ruhiyesini karşıya aktarma zanaatkârlığını, yani şairliğin kendisini. Ona göre iyi eser, okura başka hiçbir yerde bulamayacağı bir hâli sunar.
Şair Çömlekçiye Benzer
Valéry, Adonis üzerine yazdığı metinde şairi çömlekçiye benzetir: "Şair bir çömlekçi gibidir. Sıradan materyali alır, onu elekten geçirir, çakıllarını ayırır ve aklındaki şekli materyale uygular. Kendisini her zaman var olan şey ile yapmak istediği şey arasında bulur." Çömlekçi elindeki malzemeyi işler, ayıklar, ona hülyâlarındaki biçimi vermeye çalışır; şair de kelimelerle aynı işi yapar.
Valéry, Şiir Sanatı'nda "bir şiir asla bitmemiştir" der. Eliot bunu Balzac'ın Bilinmeyen Şaheser'indeki ibretlik sonla şerh eder: romanın başkahramanı "Kusursuz Kadın"ı resmettiğini düşünür; tuvalin kanlı canlı olduğu iddiası ve buna gelen tepkiler onu trajediye sürükler. Eliot, Valéry'nin anlayışını şöyle yorumlar: bir şiir bitmişse, şair ona bir daha dokunmaz, çünkü elinden geleni yapmıştır; bu yine de kötü bir şiir olabilir, ama iyileştirilecek bir şey kalmamıştır. İyi bir şiirse, şairin içinden "daha iyi bir şair olsaydım bu daha iyi olurdu" düşüncesi geçer — aynı şiir, ama daha iyisi. Şair bir eseri tamamladığında dahi, onun daha iyi söylenebileceğini düşünür. Yani onda "nihayet" bir varış noktası değil, şairi çalıştıran bir ufuktur.
Deniz Mezarlığı'nda Şiirin Kendisi
Valéry'nin bu düşüncelerini görmek için Deniz Mezarlığı'na bakmak gerekir.
Şiir, Akdeniz kıyısındaki bir mezarlık ve deniz manzarasıyla başlar. Fakat dışarıdaki manzara kısa zamanda şairin kendi şuuraltına açılır. Deniz, güneş, mezarlar, taşlar ve gölgeler; ölüm, zaman, varlık ve şuur üzerine düşünmenin unsurlarına dönüşür. Dışarıdaki dünya burada, Valéry'nin bütün şiirlerinde olduğu gibi, kendi zihninin işleyişini seyretmek için bir vesiledir.
Şair bir noktada kendi iç dünyasına çekilir:
"Ey yalnız benim için yalnız bende, içerde,
Kalbin yanı başında, şiirin çıktığı yerde,
Boşlukla saf hadise arasında beklerim"
Valéry burada Eski Yunan filozofu Elealı Zenon'a başvurur. Zenon'un meşhur "ok paradoksunda" havada uçan bir oka bakılır: ok, zamanın her bir anında belli bir yerde bulunuyorsa, o anda hareketsizdir. Zamanı böyle sonsuz küçük anlara böldüğümüzde, hareket hâlindeki okun her anda durmuş olması gibi bir vaziyet ortaya çıkar. Valéry'nin "kanatlı ok" diye andığı şey budur; şiirinde hissedilen paradoksa işaret eder.
Fakat Valéry'nin asıl meselesi Zenon'un paradoksunu çözmek değildir. Şair, aklın hayatı durmadan parçalayıp çözümlemeye çalışmasının sonunda nasıl hareketsiz kalabileceğini göstermeye yeltenir. Valery, bir nevi zamanın nabzını yakalamak arzusunda olduğunun izlenimini verir. Düşünce her şeyi kavramaya çalışırken hayat elinden kayar. Bu yüzden şiirin tam bu noktasında şair düşünceden sıyrılıp bedene ve tabiata döner:
"Vücudum, parçalayın bu düşünen kadroyu!
Bağrım, rüzgârın girsin doğuşu içerine!
Ruhumu bana verdi... Ey tuzun saltanatı!
Suya koşalım canlı fışkırmak için yine!"
Burada şiirin yönü değişir. Şair artık yalnızca ölümü düşünmez; yeniden yaşama yönelir. Mezarlığın sükûtundan denizin hareketine, düşüncenin ağırlığından bedenin canlılığına geçilir. Benliğin kendi sınırını çözüp bu hareketin içinde eridiği an, şiirin başka bir yerinde de sahnelenir — dış dünyanın (tat, gökyüzü, sahil) yine yalnızca bu iç erimenin bir aynası olarak belirdiği bir kıtada:
"Nasıl ağızda yemiş zevk olup da erirse,
O yokluğunu nasıl lezzete çevirirse,
Varsın şekli mahvolsun, orda içime siner,
Benliğimin ilerde duman olacak özü;
Eriyen ruha söyler bir şarkiyle gökyüzü,
Nasıl değişmededir uğultulu sahiller."
Bu dönüş şiirin sonuna kadar sürer:
"Rüzgâr uyandı... Artık yaşama zamanıdır!"
Başlangıçta ölüm ve hareketsizlik karşısında duran şair, sonunda aksiyonu, hayatı seçer. Fakat bu, ölümü unutmak anlamına gelmez.
Deniz Mezarlığı bu bakımdan yalnızca ölüm üzerine yazılmış bir şiir değildir. Aynı zamanda şuurun kendi sınırlarını sorguladığı bir şiirdir.
Valéry'nin şiirleri, okura hazır bir hüküm vermekten çok onu kendi zihniyle baş başa bırakır. Şiir, bir düşüncenin son hâli değil; düşüncenin biçime kavuşurken geçirdiği mücadelenin kendisidir.
Ve şiir, onun için hiçbir zaman bütünüyle bitmez. Çünkü şairin önünde daima biraz daha iyi söylenebilecek bir söz, biraz daha yaklaşılabilecek bir ufuk vardır. Şairin hareketi de burada başlar.