Prof. Dr. Ali Murat Yel'in Analiz-Yorum yazısı:
Geçtiğimiz gün sosyal medyada bir mesaj bazılarımızın dikkatini çekmiştir .. İspanyol devlet televizyonunda bir önceki haberin bitiminde kamera spikere döndüğünde bir sessizlik oldu. Ama spiker tekrar konuşmaya başladığında “çok merak ettiniz değil mi? Halbuki sadece 6 saniye durakladım. Çok uzun gelmiştir; çünkü gözümüz sürekli ekranlarda telefon, tablet, televizyon ve sürekli kısa videolar kaydırıyor, hatta bazılarını hızlandırarak izliyoruz. Son PISA raporu da bu halimizi özetliyor herhalde. Şimdi arkanıza yaslanın ve ekrandaki resme bakın, burada hiç hareket olmayacak” dedikten sonra bülteni kapattılar.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından yayımlanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) raporu, dünya genelindeki 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, fen bilimleri ve okuma becerilerini kapsamlı bir şekilde ölçen önemli bir uluslararası değerlendirme sistemi olarak dikkat çekmektedir. Üç yılda bir gerçekleştirilen bu ölçüm, ülkelerin eğitim sistemlerinin etkinliğini değerlendirmek ve politikalar oluşturmak için kullanılabilecek veriler sunar. PISA'nın amacı sadece akademik başarının yanı sıra, öğrenme süreçlerinin ve öğrencinin problemleri çözme yeteneklerinin değerlendirilmesini de içermektedir.
Bu raporla öğrencinin ezber bilgisi değil, bilginin uygulanabilirliği, eleştirel düşünme ve problem çözme kapasitesi test edilmektedir. Türkiye 2003’ten beri bu programa katılmaktadır. 2025 sonuçları açıklandığında, eğitim camiasında ve kamuoyunda uzun zamandır beklenen bir iyileşme gözlemlenmiştir: Türkiye, OECD ülkeleri arasında her üç alanda da puanını en fazla artıran ülke olmuş; fen ve okumada ilk kez OECD ortalamasının üzerine çıkarken matematikte ise ortalamayı neredeyse yakalamıştır.
Türkiye'nin PISA performansına baktığımızda, sonuçların iyileşme eğiliminde olduğu ancak hala istenen seviyede olmadığı görülmektedir. Türkiye'nin bu sıralamaları dünya ortalamasının altında yer alsa da önceki yıllara göre iyileşme kaydedilmiş olması eğitim reformlarının etkisini göstermektedir.
Türkiye’nin PISA serüveni 2003’te başladı. O yıl fen bilimlerinde 434, okumada 441, matematikte 423 puan alınmıştı. 2006, 2009 ve 2012 döngülerinde dalgalanmalar yaşandı; özellikle 2015’te ciddi bir gerileme görüldü (fen 425, okuma 428, matematik 420). Bu dönem, eğitim sisteminin yapısal sorunlarını net biçimde ortaya koyuyordu: müfredatın ezbere dayalı yapısı, öğretmen niteliklerindeki eşitsizlikler, sosyoekonomik farklılıkların akademik başarıy güçlü yansıması ve ölçme-değerlendirme kültürünün zayıflığı başlıca sebeplerdi.
Matematik 454, fen 468, okuma 466 puana yükseldi. 2022’de ise pandemi koşullarına rağmen fen 476’ya çıkarken matematik 453’te neredeyse sabit kaldı, okuma ise 456’ya geriledi. Yine de Türkiye, 10 yılı aşkın sürede çoğu alanda iyileşme gösteren az sayıdaki ülkeden biri oldu.
Fen bilimleri 494’e (2022’ye göre +18), okuma 472’ye (+16), matematik 462’ye (+9 civarı) yükseldi. OECD ortalamaları aynı dönemde gerilerken (fen 482, okuma 461, matematik 463) Türkiye fen ve okumada ortalamanın üzerine çıktı, matematikte ise 1 puanlık farkla neredeyse denkleşti. Tüm ülkeler arasında fen 19, okuma 18 ve matematikte 28. sıraya; OECD ülkeleri arasında ise sırasıyla 14, 13 ve 23. sıraya yerleşti. Son 10 yılda üç alanda da puanını artıran tek OECD ülkesi olmak, küresel eğilimlerin aksi yönde ilerleyen nadir bir başarı hikâyesidir.
PISA puanlarındaki 30-40 puanlık fark, yaklaşık bir eğitim yılına denk gelir. Türkiye’nin uzun dönemli kazanımı, bir neslin ortalama beceri düzeyinde anlamlı bir yükselişe işaret eder.
Fen bilimlerindeki 494 puan, Türkiye’yi Almanya, Fransa, İsveç, İtalya vb. gibi birçok geleneksel Avrupa ülkesinin önüne taşıdı. Okuma becerilerinde 472 puan, dijitalleşmenin ve ekran süresinin arttığı bir dönemde özellikle dikkat çekicidir; çünkü OECD genelinde okuma performansı uzun süredir gerilemektedir. Matematikteki 462 puan ise hâlâ en kırılgan alan olarak duruyor. Buradaki göreli yavaşlık, müfredat ve öğretim yöntemlerinde matematiğin gündelik hayatla somut ilişkisinin kurulması gibi hâlâ yapılması gereken işler olduğunu gösteriyor.
Türkiye’nin başarı hikayesi, birçok eğitim sisteminin gerilediği bir dönemde üç alanda birden ilerleme kaydedilmesi, politika tutarlılığı ve sistematik müdahalelerin sonucudur. Ancak başarıyı abartmamak gerekir. Hâlâ yüksek performans gösteren Singapur, Japonya, Güney Kore, Makao vb Asya ülkeleriyle aradaki fark büyüktür. Düşük performans gösterenlerin oranı azalmış olsa da özellikle matematik alanında hâlâ önemli bir öğrenci kitlesi temel yeterlilik eşiğinin altında yer almaktadır.
2010’lu yılların ortalarından itibaren uygulanan bir dizi reformun kümülatif etkisi görülmektedir. Müfredat güncellemeleri, beceri temelli yaklaşıma daha fazla yer açmıştır. Ölçme-değerlendirme sisteminin merkezi sınavlardan (LGS, YKS) bağımsız olarak okullarda formatif değerlendirmeyi güçlendirme çabaları, öğretmenlerin pedagojik farkındalığını artırmıştır. Öğretmen akademileri, mesleki gelişim programları ve okulların dijital altyapısının güçlendirilmesi (özellikle pandemi döneminde hız kazanan süreç) katkı sağlamıştır. Okul öncesi eğitimin yaygınlaşması, erken yaşta temellerin daha sağlam atılmasına yardımcı olmuştur.
Sosyo-ekonomik durum ile akademik başarı arasındaki ilişkinin görece zayıflaması da önemli bir kazanımdır. Matematikte erkek öğrenciler lehine, okumada ise kız öğrenciler lehine farklar devam etmektedir.
Başarı hikayesinin ardında matematikteki göreli yavaşlık inovasyonu ve üretkenliği doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin sanayi ve teknoloji hedefleriyle uyumlu bir insan kaynağı yetiştirmesi için bu alanda daha hızlı ilerleme şarttır. İkinci olarak yaratıcı problem çözme, karmaşık metinleri eleştirel okuma ve bilimsel sorgulama becerileri, 21. yüzyıl ekonomisinin temel taşıdır.
Elbette aynı okul içerisinde bile öğrenci performansları değişiklik gösterebilirken sosyo-ekonomik durum, coğrafi farklılıklar, anadolu, fen veya imam-hatip gibi okulların başarıları ciddi biçimde farklılaşmaktadır. Türkiye’nin başarı sıralamalarında hala üst düzeylere çıkamamasındaki en temel sebeplerden birisinin de öğrencilerin psiko-soyal ihtiyaçlarının yeterince ele alınmaması olarak gösterilebilir.
Artan ekran süresi ve yapay zekâ araçlarının rastgele ve eleştirel bir yaklaşım olmadan kullanılması ve okuma alışkanlığının hemen hemen sıfıra inmesi ile sosyal medyanın etkisi ile performansta gerileme devam edeceğe benzemektedir. Asya’nın yüksek performansına bakıldığında yükselen bir öğretmen niteliği ile tutarlı bir müfredat öne çıksa da bir zamanlar Türkiye’de olan yüksek toplumsal eğitim değeri hala önemli bir rol oynamaktadır. Ama en önemli mesele, veriye dayalı bir politika geliştirilmesi ve PISA, TIMSS (matematik ve fen bilimleri) ve PIRLS (okuma ve okuduğunu anlama) gibi raporlar derinlemesine analiz ile politika değişikliklerine gidilmelidir. Artık geride kalan ortalamanın altında yer alan bir ülke olmaktan yükselen bir ülke konumuna gelmiş olması uzun vadeli tutarlı politikalara daha fazla ihtiyaç olduğunu göstermektedir.