Ruhsuzlaşma

Abone Ol

“İnsanlar en insani niteliklerini yitirecekler, ruhsuz otomatlara dönüşecekler, üstelik bunun farkına bile varmayacaklar.’’ diyen George Orwell, bugünü tarif etmiş. Artık insanlar birbirini suçlayarak, ruhlarını temize çekiyor ve öyle de rahatlamış oluyor.

Kimse kendine bakmıyor, bakmayacak da. Herkes kendine taraf. Erdemli ahlak yapısı ortadan kalktı. İmkânların ahlakı başladı. Şimdi kimse kendine toz kondurmuyor. İnsanlığın yeni adalet sistemi de maalesef bu!

Vicdana yok, merhamet hiç yok. Oysa demişti ki Edip Cansever: “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.’’ Dünya kirine dur demektir bu aslında. Haysiyetsiz yaşama karşı çıkmaktır. Menfaati için insanı harcayan sisteme asi gelmektir.

Kalbini dinlemeye cesaret edemeyen nesil, aslını yitirmiş demektir.

Onursuzluk nedir biliyor musunuz? Kalbi inkâr etmektir. Oradaki hareketten korkar insan. Çünkü kalbin sesi, doğrunun sesidir… Hissizlikle beslenenlerin huzursuzluğu ortada. Haklı çıkmak için, kendini ret edişe sığınma.

Modernistlerin günah çıkarma metodu; kendini af etmek için, başkasını suçlama. Yanlış ve doğru paydasında, iç istişare yerine beni şu nedenler, şu sebepler bu noktaya sürükledi demek trajedi olsa gerek…

Eğilip niye baksın ki insan içine, oradaki vicdanla niye yüzleşsin ki? Hem su akıp, yolunu bulmuyor mu? Böyle katılaştık işte. Körleşerek. İç muhasebeden uzaklaşarak. En önemlisi de birbirimizi suçlayarak!

Ruhsuzlaşıyoruz. Bencilliğimizle neredeyse gurur duyacak seviyeye geleceğiz… İçimizdeki güzelliklerin yok olmasına izin vererek, kendimizi bitiriyoruz.

Kültürel dinamiğin yok oluşu, toplumdaki suç oranının yükselmesi demektir. Değer yargılarını sıfırlayan dijital çağın başlangıç noktasındayız. Hissizleşen insanlık yeni bir tarih yazacak. İçinde samimiyet, hoş görü, af, adalet olmayan bir tarih. Yeni devir insanı kendi zindanını inşa ediyor. Öyle bir an gelecek ki herkesten hesap soran, herkesi yargılayan kişiler içini dökmeye sıcak bir kucak bulamayacak. Bugünün insanı şaşkın, ne yaptığın bilemeyecek kadar boşlukta. Kurulan dijital çağ pazarı, şahsi hayatların odak noktası olarak gösterilirken, arka bahçedeki güç hâkimiyet derdinde…

Geçmişin sayfalarına eklenemiyorsak her türlü tehlike bizi bekliyor demektir. Evet, izim için altın defter olan tarihin sayfalarında, Sultan Abdülmecid’in Avrupa’ya verdiği insanlık dersi vardır. Yıl 1847, İngiltere’nin tam bir sömürge gibi yönettiği İrlanda’da yaşanan kıtlığa Osmanlı, bozuk ekonomisine rağmen kayıtsız kalmamıştır… İngilizler’in engellerini hiçe sayarak Osmanlı gemileri Dublin’e 50 kilometre uzaklıktaki Drogheda limanına yardımı ulaştırır. Hastalıktan, kıtlıktan kırılan İrlandalılar, bir nebze olun rahatlar ve bu yardımı hiç unutmazlar…

Bir Hint Atasözü der ki: “Kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et, göreceksin ki sen de karşıdasın.” Bu samimiyete ihtiyacımız var. Yavaş yavaş çürüdü iyi olan şeyler içimizde. Yeniden diriltmek için insanlığın kayıp yanlarını özümüze dönmeliyiz. Aslımıza. Yaratılış evine…

Deforme olan ahlakın karşısına, hakları korumayı koyduk. Ahlakı düzenlemesine ihtiyaç hissetmeden hak- hukuk- adalet dedik. Peki bu hakları koruyuş ve modern insanın medeniyeti toplumda ne kadar etkin bir rolde?

Hayatımda iki kare beni çok etkiledi: Avrupa’da pazar meydanında dilendirilmek için bırakılan yaşlı kadın, yüzünün üstüne düşüyor, saatlerce öyle kalıyor ama yanından geçen kalabalık yaşlı kadını umursamıyor. Bir metronun çıkışında merdivene oturan yaşlı adam yağmur altında, soğukta titriyor ama yanından geçen insanlar ona yardımcı olmuyor.

Yanı başında, acı çekenleri umursamayacak kadar insanlıktan çıkmış olanların, insan haklarını savunması sizce de biraz tuhaf değil mi? Demir perdeleri indirmiş insanlar gözlerine, hakikate kör olmak için. Oysa birimizin kalbimizi sızlasa hepimiz hissederiz bu sancıyı. İnsan olmanın gerekliliği bu değil mi?

“Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.” demiş Tolstoy  Bu hassasiyeti hayatının merkezine alıp, insan kalmaya çalışmak meydan okumaktır bozuk düzene.

Acılardan tutunursak birbirimize, umudun her daim içimizi güneş gibi aydınlattığını fark ederiz. Hissizleşmek, kötürüm kalmaktır. Kalbimizle yaşamalıyız yani insanca…

Bugünün penceresine şöyle sesleniyor şair Didem Madak: “Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca /Balkona yorgun çamaşır asmayı/Ki uçlarında çile damlardı./Güneşte nane kurutmayı /Ben acılarımın başını /Evcimen telaşlarla okşadım bayım. İnsan kaybolmayı ister mi/Ben istedim Bayım.”

Kalbinize emanetsiniz…