RÜŞVETİN TARİFİ DEĞİL, İDDİANAMESİ GİBİ BİR İFADE

Abone Ol

Bir belediyede rüşvet iddiası duyarsınız. Bir müteahhidin para verdiği söylenir. Bir ihale tartışılır. Bunlar Türkiye’nin ne yazık ki alışık olduğu haberlerdir.

Fakat bazen önünüze öyle bir ifade gelir ki, artık tek tek suç isnatlarını değil, adeta nasıl işleyen bir mekanizmanın kurulduğunu okursunuz.

Kuşadasıspor Başkanı Ferdi Zenginoğlu’nun savcılığa verdiği ve etkin pişmanlık kapsamında değerlendirilmesini istediği ifade tam da böyle bir metin.

Elbette burada anlatılanların tamamı yargılama sürecinde delillerle sınanacak iddialardır. Ceza hukukunun temel ilkesi açıktır; hiç kimse kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Ancak aynı hukuk, böylesine ayrıntılı iddiaların da sonuna kadar araştırılmasını emreder.

İfadeyi okurken insanın dikkatini çeken ilk nokta rakamlar değil, sistem oluyor.

Anlatılan tabloya göre para tek kişiye gitmiyor.

Bir kısmı belediyede elden teslim ediliyor.

Bir kısmı avukatlık ofisinde veriliyor.

Bir kısmı banka üzerinden gönderiliyor.

Bir kısmı “bağış” görünümüne sokuluyor.

Bir kısmı alışveriş kartından ödeniyor.

Bir kısmı da sözde borç ilişkisi gibi gösteriliyor.

Eğer bu anlatımlar doğruysa, burada sıradan bir rüşvetten değil, iz bırakmamaya çalışan profesyonel bir organizasyondan söz etmek gerekir.

İfadede en çarpıcı bölümlerden biri ise paranın değil, suskunluğun pazarlanması.

İddiaya göre cezaevinde ziyaretler yapılıyor.

Konuşmaması isteniyor.

Tahliye sonrası iş vaatleri sunuluyor.

Bunlar doğruysa mesele artık sadece belediye dosyası olmaktan çıkıyor; adaletin işleyişine müdahale iddiasına dönüşüyor.

Türkiye geçmişte bunun benzerlerini gördü.

1990’lı yıllarda patlayan İSKİ skandalı yalnızca bir belediyedeki yolsuzluk soruşturması değildi; yerel yönetim anlayışını değiştiren kırılma noktalarından biri olmuştu.

İtalya’da 1992 yılında başlayan “Mani Pulite” (Temiz Eller) operasyonu ise birkaç rüşvet dosyası olarak başlamış, sonunda onlarca belediyeyi, iş insanını ve siyasetçiyi içine alan dev bir yolsuzluk ağına dönüşmüştü.

Ortak özellikleri şuydu:

Hiçbiri ilk gün göründüğü kadar küçük değildi.

Bugün Kuşadası dosyasında da benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.

İfadede yalnızca para alışverişi değil;

imar değişiklikleri,

ruhsatlar,

spor kulübü,

ihaleler,

arsa satışları,

reklam şirketleri,

otel,

yakın çevre,

hatta siyasi temaslar aynı zincirin halkaları olarak anlatılıyor.

Bütün bunlar doğruysa ortada bireysel suç değil, kurumsallaşmış bir düzen vardır.

Yanlışsa da bunu ortaya çıkarmanın tek yolu yine kapsamlı ve şeffaf bir soruşturmadır.

Bu nedenle artık tartışılması gereken şey “kim ne dedi?” değildir.

Savcılığın;

HTS kayıtlarını,

MASAK raporlarını,

banka hareketlerini,

kamera görüntülerini,

ihale dosyalarını,

tapu kayıtlarını,

telefon trafiğini

ve para akışını milim milim incelemesidir.

Çünkü böyle dosyalarda en güçlü tanık, çoğu zaman insanlar değil, dijital izlerdir.

Ferdi Zenginoğlu’nun ifadesi tek başına bir mahkûmiyet kararı değildir.

Ama sıradan bir ifade de değildir.

Şimdi cevap bekleyen soru şu:

Bu anlatılanlar yalnızca etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen bir şüphelinin iddiaları mı?

Yoksa Türkiye’nin önümüzdeki aylarda konuşacağı çok daha büyük bir belediye dosyasının ilk perdesi mi?