Sahada Kurulan Güç, Masada Şekillenen Denge

Abone Ol

Değerli dostlar, değerli okuyucular,

Ortadoğu’da uzun süredir devam eden çok katmanlı kriz ortamı, son dönemde önemli bir kırılma noktasına ulaşmıştır. Mazlum Abdi’nin masaya oturmaya ikna edilmesi; tesadüflerin, geçici taktiklerin ya da dış baskıların sonucu değildir. Bu gelişme, Türkiye’nin sahada kurduğu güç dengesi ile masada inşa ettiği stratejik aklın doğal ve kaçınılmaz bir neticesidir.

Türkiye, terörle mücadelede başından bu yana net, tutarlı ve kararlı bir çizgi izlemiştir. Bu çizgi; söylemle sınırlı kalmayan, sahada fiili karşılığı olan bir iradeyi temsil etmektedir. Güvenlik tehditleri karşısında geri adım atmayan bu duruş, terör örgütleri ve onların uzantılarına manevra alanı bırakmamış; nihayetinde masaya oturmayı bir tercih olmaktan çıkarıp zorunluluk hâline getirmiştir. Sahada kurulan güç, masada şekillenen dengeyi doğurmuştur.

Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı artık inkâr edilemez bir gerçektir. Sınır güvenliğini sağlayan, terör koridorlarını dağıtan ve bölgesel istikrarı önceleyen politikalar; Türkiye’yi edilgen bir aktör olmaktan çıkarıp belirleyici bir merkez hâline getirmiştir. Bu gerçeklik, bölgedeki tüm unsurlara açık bir mesaj vermiştir: Türkiye’nin olmadığı bir denklem kalıcı olamaz.

Bu süreçte Ahmet Şara ile geliştirilen iş birliği, Türkiye’nin bölge içi aklı önceleyen yaklaşımının önemli bir ayağını oluşturmuştur. Yerel dinamikleri gözeten, sahadaki gerçekliği esas alan bu temaslar; dışarıdan dayatılan ve sürdürülebilirliği olmayan projelerin karşılıksız kaldığını göstermiştir. Türkiye, bölgeyi uzaktan yöneten değil, bizzat sahada şekillendiren bir güç olarak hareket etmiştir.

ABD’nin ikna edilmesi ise Türkiye’nin diplomatik kapasitesini ve stratejik sabrını ortaya koyan kritik bir aşamadır. Müttefiklik hukukunun hatırlatılması, terör örgütleriyle kurulan geçici ilişkilerin uzun vadede bölgeyi istikrarsızlaştıracağı gerçeğinin net biçimde ortaya konması; Washington’u sahadaki tabloyu yeniden değerlendirmeye zorlamıştır. Türkiye, askeri gücüyle olduğu kadar diplomatik ağırlığıyla da süreci yönlendirmiştir.

İsrail’e karşı sergilenen net ve ilkeli duruş, Türkiye’nin dış politikasında güçle birlikte ahlaki zeminin de esas alındığını göstermiştir. Bu duruş, yalnızca bir siyasi tavır değil; bölge halkları nezdinde Türkiye’nin güvenilirliğini artıran stratejik bir pozisyondur. İlkesizlik üzerine kurulan dengelerin kalıcı olamayacağı bu süreçte bir kez daha görülmüştür.

Tüm bu adımların arkasında, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sayın Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği devlet aklı bulunmaktadır. Bu akıl; günü kurtaran hamlelerden ziyade, uzun vadeli milli çıkarları esas alan bir perspektifi yansıtmaktadır. İçeride birlik, dışarıda kararlılık ilkesiyle yürütülen bu siyaset; terör örgütlerini ve onları kullanan odakları ciddi biçimde sınırlandırmıştır.

Özellikle altı çizilmesi gereken bir diğer husus da şudur: PKK ve benzeri yapılar, yıllardır bölge halklarının haklarını savundukları iddiasıyla hareket etmiş; ancak gerçekte onları çatışmanın ortasında bırakmış, büyük güçlerin taşeronluğunu üstlenmiştir. Silah ve tehdit üzerine kurulu hiçbir yapı meşruiyet üretemez. Masaya oturmak zorunda kalmaları, bu yapısal iflasın açık bir göstergesidir.

Sonuç itibarıyla, Mazlum Abdi’nin masaya gelmesi bir irade beyanı değil; Türkiye’nin ortaya koyduğu kararlılık karşısında oluşan zorunlu bir dengelemedir. Bu tablo, Türkiye’nin sahada kurduğu gücün masada nasıl bir dengeye dönüştüğünü açıkça göstermektedir.

Allah vatana millete zeval vermesin.

Vesselam.